1 Şubat 2016 Pazartesi

Kripto Yahudilik(Anusim)

Kripto Yahudilik (veya Gizli Yahudilik), gizlice Yahudiliği uygulamak fakat topluma karşı farklı bir dini uyguluyormuş gibi görünmektir; bu dinin takipçilerine, "gizli" anlamına gelen ve Yunan kökenli κρυπτός (kriptos) kelimesinden türeyen "kripto Yahudiler" (veya "gizli Yahudiler") denir. Kripto Yahudi terimi atalarının bazı Yahudi geleneklerini takip eden fakat genelde Katoliklik gibi farklı bir dinden gözükenlere de denir. Bu fenomen Ortaçağ'da Yahudilerin 1492'de İspanya'dan kovulmasıyla başladı.

Anusim

Anusim (İbranice: אֲנוּסִים; tekil erkek: İbranice: אָנוּס, Anus; tekil kadın: İbranice: אָנוּסה, Anusa) halahada Yahudilerin zorla din değiştirdiğini veya istekleri dışında Yahudilik'ten çıkarılmalarını belirten yasal kategoridir. Bu terimin bire bir tercümesi "zorlananlar"dır.
Anus/Anusa/Anusim terimleri, Yahudiliklerinden vazgeçmesi için zorlanan ve zor şartlar altından Yahudiliklerini gizlice devam ettirmeye çalışan Yahudileri ve onların çocuklarını kapsar. Bu terim, Talmud'da "abera be ones" cümlesinden türemiş olup "zorla günah işlettirilenler" anlamına gelir. İbranice'de "ones" kelimesi Yahudilerin istekleri dışında bir şeyin yapılmasına zorlanması için kullanılır. Anus kelimesi meşumad kelimesinin karşıtıdır; "meşumad" Yahudiliklerinden gönüllü olarak vazgeçenlere denir.

Anlam

Halahada anusim terimi dışında, başka bir dine geçsin veya geçmesin Rabinik Yahudilik'ten çıkanlar çeşitli kategorilerde ele alınır. En çok bilinen iki tanım şöyledir:
"Min" (İbranice: מין), Tanrı'nın varlığını inkar edip Yahudilik'ten çıkma.
"Meşumad" (İbranice: מְשֻׁמָּד), kasten Yahudi kanunlarına karşı gelip ayaklanma.
Anusim, Min ve Meşumad'dan farklıdır. Min ve Meşumad'da kişi bunu gönüllü olarak yaparken Anusim bunu yapmakta zorlanan kişidir.

İsmin tarihi

11. yüzyılın sonlarında Almanya'da Aşkenaz Yahudilerinin dinleri zorla değiştirilmesi üzerine anusim terimi sıkça kullanılmaya başlandı. Bu dönemde yaşayan Fransız haham Raşi'nin konuyla ilgili yorumları bulunur.
İki asırı aşkın bir süre sonra, 14. ve 15. yüzyıllarda Sefaradların dinleri İspanya'da zorla değiştirilmesiyle İspanyol hahamlar da bu terimi kullanmaya başladı ve 600 senedir kullanılmaya devam etmektedir, dolayısıyla bu terim Sefarad Yahudilerinin tarihiyle bağdaştırılır.
Sefarad tarihiyle bağdaştırılmasına rağmen anusimler sadece Sefaradlarda değil, tüm Yahudi gruplarda bulunur. Örneğin, İslam hakimiyeti altındaki İran'da zorla dinleri değiştirilen Meşhed Yahudileri dışarı karşı Müslüman gözükmelerine rağmen gizlice Yahudiliklerini devam ettirdiler.
Rabinik olmayan edebiyatta Sefarad anusimler için farklı terimler kullanıldığı da görülür:
"Konversolar", İspanyolca, Portekizce ve Ladino dillerinde "din değiştirenler (Hristiyanlığa geçenler)" demektir.
"Yeni Hristiyanlar", veya İspanyolca adıyla "cristianos nuevos" ve Portekizce "cristãos novos".
"Kripto Yahudiler ve
"Marranolar", İspanya'da anusimler için kullanılan ve domuz anlamına gelen bir kelimedir.
Bu terimlerden ilk ikisi Katolik Kilisesi tarafından yaratılmışken, üçüncü terim modern tarihçilerin yarattığı bir isimdir. Dördüncü terim ise antisemit İspanyollar tarafından anusimleri aşağılamak için kullanılırdı. Bu dört terim sosyolojik olup anusim Yahudi kanunlarınca kişinin statüsünü belirlemektedir.

Rabinik edebiyat

Anusim konusunun rabinik edebiyatta özel bir yeri vardır. Normalde, bir kişi Yahudi kurallarını bütünüyle veya kısmen uygulamayı bırakırsa ona "meşumad" denir. Bu kişi soyağacı bakımından Yahudi sayılsa da Yahudilik statüsü gereği bazı haklardan yararlanamaz, örneğin, minyanı oluşturması gereken on kişiden biri olamaz.
Anusimlerin durumu ise bunun tam tersidir. Sadece soyağacı bakımından değil her bakımdan tam Yahudi sayılırlar. Bu Yahudi, istek dışı olarak zorla din değiştirdiğinden, zor şartlar altında Yahudiliği yapabildiği kadar icra edebiliyorsa "kaşer" Yahudidir. Bu bağlamda "kaşer" deyimi, rabinik kanunlara uyan kişi için kullanılır.

Rabinik yasal fikirler

Anusim konusunda farklı kişilerin görüşleri şöyledir:
İspanya'dan kovulduktan sonraki dönemde, en saygı gören bilgelerden biri olan Haham Saadia ibn Danan 15. yüzyılda şunu söylemiştir:
Akrabalık konusunda her İsrailoğlu kardeştir. Hepimiz bir babanın oğullarıyız; asiler (reşaim), suçlular, dalalet içinde olanlar (meşumad), zorlananlar (anusim), sonradan Yahudi olanlar (gerim) Yakup hanesine bağlıyızdır. Bütün bunlar İsrailoğullarıdır. Tanrı'yı bırakmış, inkar etmiş veya O'nun kanunlarına karşı çıkmış olsa dahi Kanun'un buyrukları omuzlarındadır ve hiç yok olmayacaktır
İsrail Sefarad hahambaşısı Haham Bensiyon Meir Hay Uziel'in 20. yüzyılın ortalarında dediğine göre, erkeklerin dini nikahı olmadan eşiyle yatması halaha kurallarınca yasaktır ve zorla din değiştirmelerine rağmen anusimler Yahudiliklerini gizlice devam ettirmeye çalıştığı için, bu kişilerin eşleriyle olan cinsel ilişkileri dinen caizdir.
Rambam'ın Mişna Tora'da belirttiğine göre,bir kişi Yahudi olduğunu sonradan öğrenirse o da Anustur. Bu kişinin tövbe edip Yahudiliğe geri dönmesi ve ebeveyninin yanlışını düzeltmesi hakkı vardır.

Avrupa

İspanya'da, 14. ve 15. yüzyıllarda resmi olarak din değiştiren Yahudilere Cristianos Nuevos yani Yeni Hristiyanlar veya sıkça kullanılan tabirle konversolar denildi. İspanya ve Portekiz, bu halkın anavatanlarında ve sömürgelerindeki haklarını kısıtladı. Engizisyon tehlikesine rağmen çoğu konverso Yahudi ibadetlerine gizlice devam etti.
Balear Adaları'nda birçok konverso bulunmaktaydı ve bunlara Çuetas denmekteydi; 1492'deki Elhamra Kararnamesi'nin ardından başlayan İspanyol Engizisyonuyla bu konversolar dışarıya karşı Katolik olarak görünmelerine rağman Yahudiliklerini gizlice idame ettirdiler. Bu konversolar, kripto-Yahudilerin en bilinenlerindendir.
Bu zamandan önce de zorla din değiştirilen Yahudiler nedeniyle kripto Yahudiler bulunmaktaydı.
Bazı Sabetay Sevi'nin takipçisi olan Yahudiler resmi olarak İslam'a geçti, bunun ardından Jacob Frank'ın "Franksist" denen takipçileri de İslam'a geçti fakat Mesianik Yahudiliğin unsurlarını devam ettirdiler.
Kripto-Yahudiler, Rusya ve Sovyetler Birliği etkisi altındaki Doğu Avrupa ülkelerinde, 1917'deki Ekim Devrimiyle Komünizm'in yükselişe geçmesi sebebiyle varlıklarını sürdürdüler. Diğer durumlardan farklı olarak bu Yahudilerin dinleri zorla başka bir dine değiştirilmedi; bütün dinler tümden yasaklandı. Komünizm'in bitmesiyle eski Sovyet ülkelerindeki Yahudi asıllılar dinlerine geri döndüler.
Portekiz'deki Belmonte Yahudileri, kuvvetli gizli geleneklerini 12. yüzyıldan beri sürdürdüler. Cemaat, gizlilik içinde geleneklerini devam ettirip cemaat içi evliliklerle ve inançlarını dışarıya karşı göstermeyerek ayakta kaldı. Onlar ve inançları 20. yüzyılda keşfedildi. Bu kripto Yahudilerin kendilerin has Sefarad gelenekleri bulunmaktadır. Yakın zamanda diğer Yahudilerle iletişime geçtiler. Bu Yahudilerden bazıları ortodoks oldularsa da çoğu eski geleneklerini devam ettirmektedir.

Xuetalar

Xuetalar, Mayorka'nın Balear Adalarında yaşayan, hemen hemen hepsi kripto Yahudisi olanların nesillerinden gelenler olup 1391'de zorla dinleri değiştirilenlerdir. Xueta teriminin anlamı Katalanca'da domuz demektir, aynı İspanyolcadaki konversolar için kullanılan marrano terimi gibi.
750,000 kişilik ada nüfusunun 20,000 ila 25,000'ini oluşturmaktadır; asırlar boyunca Katolik olarak görünen bu halk ile Mayorka halkı arasındaki etnik gerginlik yakın zamanda azalmaya başlamıştır. Bazı ortodoks hahamlara göre, Xuetalar cemaat içi evlilikler yaptıkları için, Yahudi kanunları gereğince Yahudi bir anneden geldiklerinden Yahudi sayılmaktadır. Yakın zamanda ise cemaat dışındakilerle karışık evlilikler ön plana çıkmaya başlamıştır.
II.Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası, Mayorkalılardan, Yahudi ataları bulunduğu gerekçesiyle Xuetaları kendilerine teslim etmelerini istedi. Söylentiye göre dini yetkililer Nazilerin bu isteğini geri çevirmiştir.Bazı Xuetalar Yahudiliğe geri dönüş yapmıştır. Bazıları haham olmuştur.

Neofiti

Neofitiler, Sicilya Adası'nın yanı sıra 13 ila 16. yüzyıllar arası Güney İtalya'yı kontrolünde bulunduran Sicilya Krallığı'nda yaşayan kripto-Yahudilerdir.

Asya ve Müslüman topraklar

Müslüman topraklarda, halen (veya bir zamanlar) Kripto-Yahudi cemaatler bulunmaktadır. Daggatunların ataları sözde İslam'a geçmelerine rağmen Yahudilik ibadetlerini devam ettirdikleri düşünülür. Bu durum, Selanik'teki Maiminler için de geçerlidir.Büyük bir kripto Yahudi cemaati, Horasan'ın yakınlarındaki Meşhed'de de bulunmaktadır; bu Yahudiler "Cedid al-İslam" olarak bilinir ve topluca zorla 1839'da İslam'a geçirilmişlerdir. Bu cemaatin büyük bir kısmı 1946'da İsrail'e göç etmiştir, fakat bazıları da Müslüman olup bugün hala İran'da yaşamaktadır. İran'ın Sebe köyünde yaşan yerli Müslümanlarda Yahudi geleneklerinin uygulandığı gözükür; örneğin kadınlar Cuma günü güneş batmadan mum yakmaktadırlar (bkz. Şabat). Bu sebeple bu topluluğun bir zamanlar İslam'a geçen İran Yahudileri oldukları dolayısıyla kripto-Yahudi oldukları düşünülür.

Kuzey Amerika

Genelde Meksika'daki İspanyol hakimiyeti altındaki topraklarda, kripto Yahudilik açısından sömürge kökeninin üç ana tarihi bileşeni bulunmaktadır. Hepsinin coğrafi ve geçici unsurları vardır: erken sömürge kökleri, Nuevo León sınır eyaleti ve sonradan kuzey sınır eyaletleri. Kripto Yahudi geleneklerinin karmaşık tarihleri vardır ve genelde karşıt görüşlü Katolik ve Yahudi geleneklerinin karışımından oluşur. Çoğu kereler Katolik maskesi altında yerli halkın Yahudi ibadetleri olarak kendini gösterir. Katolisizm tezatına ek olarak diğer geleneklere adapte olma yeni kreol bir din oluşturmaktadır.

Erken sömürgecilik dönemi — 16. yüzyıl

Portekiz 1497'de bir bildiri yayınlayıp tüm Yahudi çocukların dinlerini değiştirdi ve dinlerini değiştirmeyen ebeveynleri olan çocuklar devlet vesayetine alındı. Dolayısıyla, erken sömürgecilik döneminde Meksika'ya göç eden ilk kripto Yahudileri birinci ve ikinci nesil İspanyol kökenli Portekiz gizli Yahudilerinden oluşuyordu. Portekizli göçmenlerin sayıları o kadar fazlaydı ki İspanyol sömürge topraklarındaki "Portekizli" yaftası "Yahudi" terimiyle eşdeğer kullanılıyordu. Meksika'da, iyi nüfuslandırılmış sömürgelere yapılan göçler hem ticaret olanaklarını geliştiriyor hem de artmakta olan İspanyol kültürü gayri-Hristiyan nüfusuyla dengeleniyordu. Göçmenler, yerli halkın büyük bir kısmı Hristiyan olmadığı için kültürel hoşgörünün olacağını düşünüyordu.
Sömürge yetkilileri, 16. yüzyılda birçok kripto Yahudisinin Meksika'ya gelmesiyle sömürgenin ve İspanyol toplumunun Yahudileştiğini belirten belgelerle durumu İspanya'ya şikayet ediyordu. Yetkililer Meksika şehrinde gizli bir sinagog buldular ve bunu kınadılar. Bu zamandan sonra "temiz kan" zorunluluğunu yürürlüğe sokan yetkililer Yeni Hristiyanların ülkeye girmesini yasakladı ve ülkeye en az üç nesil boyunca Hristiyan olduğunu ispatlayabilenleri kabul etti. Yeni gelen göçmenlerin Katolik olduğunu garantiye alabilmek için Meksika Engizisyonu yürürlüğe sokuldu. Engizisyonlarla yerli halk Katolikliğe geçirildi. Meksika Engizisyonunda yakılarak öldürülen ilk kurbanlar kafir yerliler ve kripto Yahudilerdi.
Temiz Kan Kanunu'yla, Nuevo León eyaleti dışındaki bölgelere konversoların göçleri azaldı.

Nuevo León — 1590'lardan 17. yüzyılın başlarına

Meksika sömürgeciliği, kuzeye doğru, yüksek nüfuslu kızgın kabilelerin esnek bir federasyon oluşturduğu saldırgan topraklarda genişleme olarak açıklanabilir. İspanya, genişlemeyi, maden zenginliklerini ortaya çıkararak, madenlerde yerli halkı işçi olarak kullanarak ve hayvan yetiştirmek için rancho denen çiftlikler oluşturarak finanse etti. İspanya için sorunlu bölgelerden biri, Yeni İspanya'nın kuzeydoğu çeyreği olan ve bugünün Meksikasını oluşturan topraklardı. Çiçimeka, Apaçi ve diğer kabileler Hristiyanlaşmaya ve "yerleşmeye" karşı direniyorlardı. Bu sınır bölgesi kanunsuz ve çalkantılıydı.
Portekizli Yeni Hristiyanlardan olan Luis Carvajal y de la Cueva saray haznedarıydı ve kendisine zamanının vahşi toprakları olan Nuevo León'a yerleşme ayrıcalığı tanındı. Yahudilikten veya Müslümanlıktan dönme olanları ayıklamak için konulmuş sadece "eski Hristiyanların" topraklara gelme izni kuralından bu bölge Carvajal için muaf tutuldu. Bu muafiyet, kripto Yahudilerin yasal yollarla Nuevo Leon'a yerleşmesine olanak sağladı. Carvajal'ın yanında getirdiği 100 asker ve 60 işçinin çoğu gizli Yahudiydi.
Carvajal valiliğindeki vilayetin merkezi olarak Monterrey kuruldu. Birkaç yıl içinde, bazı kişiler bu kuzey vilayette Yahudilik ibadetlerinin icra edildiğini ve ve kafir yerli halkın dinlerini değiştirmekte gevşek davranıldığını Meksika şehrine rapor etti. Yeni koloninin esas ekonomik hareketliliği, Carvajal ve adamları tarafından yakalanan yerlilerin köle ticaretinde kullanılmasıyla gerçekleşmekteydi.Vali yardımcısı Gaspar Castaño de Sosa, 1591'de, yeni bir sömürge alanı bulmak için büyük bir keşif heyetiyle yola çıktı. Castaño, bu keşfi izinsiz yaptığı için tutuklanıp Filipinler'e sürgüne gönderildi. Bu ceza sonradan geri çekilmiş olsa da bir köle ayaklanmasında öldürüldü.
Vali, ailesi ve yakınları Meksika Engizisyonuna çıkması için çağırıldı. Tutuklanıp hapse atıldılar. Valinin ailesine hakları geri verilmiş olsa da kendisi hapiste öldü. Hakları iade edilenlerden biri yeğeni Anna Carvajal'di. Anna ve bazı diğer kişiler eski dinlerine dönme suçundan yakılarak öldürüldü,
Valinin diğer yeğenleri soyadlarını Lumbroso'ya değiştirdiler. Bu yeğenlerden biri, Amerika'nın ilk Yahudi yazarlarından olan Joseph Lumbroso idi. Yahudi geleneklerini yerine getirme amacıyla kendini bir çölde sünnet ettiği rivayet edilir. Anıları, mektupları ve engizisyon belgeleri bugüne kadar gelmiştir. Soyadlarını Lumbroso'ya değiştiren yeğenlerden ikisi sonradan İtalya'ya göç edip ünlü birer haham oldular.
Vali Carvajal zamanında, Monterrey şehri, güney topraklardaki Meksika Engizisyonu'ndan kaçan Yahudiler için bir sığınak oluşturdu. Dolayısıyla Nuevo León ve Monterrey'in kuruluş hikayeleri kripto Yahudiliği açısından önemlidir. Meksika öncesi dönemde ilk Yahudilik ile ilgili cemaati oluşturdular. Bugünün modern Meksikası'nda dinlerini açıkça uygulayabilen Yahudi cemaatleri 19. ve 20. yüzyıllarda Doğu Avrupa, Suriye ve Türkiye'den gelenlerle kurulmuştur.

ABD'nin güneybatısında 17. ve 18 yy. eski İspanyol bölgeler
Nuevo León'daki Meksika Engizisyonundan kaçan kripto-Yahudiler kuzeyde Teksas, New Mexico ve birazı da California'ya yerleşti.
Eskiden İspanyolların elinde bulunan ABD'nin güneybatısındaki bazı Hispanik Katoliklerin kripto-Yahudileri olduğu ve Yahudilik ibadetlerini uyguladıkları inancı mevcuttur. Bu kişiler, yaşlı akrabalarının Yahudi geleneklerini icra ettiğini belirtmektedir. New Mexico'daki kripto-Yahudilerin varlığı araştırmacı Stanley M. Hordes,Janet Liebman Jacobs,Schulamith Halevy ve Seth D. Kunin tarafından belgelenmiştir. Tek bir araştırmacı (Folklorist Judith Neulander) güneybatıdaki Hispaniklerin Yahudi olduklarına şüpheyle yaklaşmaktadır; iddiasına göre, bu mevsubahis gelenekler Sefarad'den ziyade Aşkenaz gelenekleridir dolayısıyla kripto-Yahudi olamazlar ve bu anılar başkalarının tesirinde kalınarak şekillenmiştir. Ayrıca Evanjelik Protestan Hristiyanlarda Yahudi gelenekleri görüldüğünü belirtmektedir. Neulander'ın bu teorisine Kunin'in "Juggling Identities: Identity and Authenticity Among the Crypto-Jews" kitabında da yer verilmiştir.

Günümüz

American Journal of Human Genetics'te yayınlanan Aralık 2008'de yapılmış bir araştırma modern İspanyol (ve Portekiz) asıllıların %19.8'nin Sefarad DNA'sı taşıdığını belirtmektedir. Bu araştırma Stephen Oppenheimer için tartışma konusudur çünkü 5000 ila 10,000 yıl önce Doğu Akdeniz'den göç edenlerin Sefarad Yahudilerine eklendiğini savunmaktadır: "Yahudi göçmenlerin göçlerine baktıklarını varsayıyorlar fakat aynı soy Neolitik çağdan başlamış olabilir". Aynı yazar Ekim 2008'de yapılan bir araştırmada İberya ve Balear Adalarındaki soyağaçlarının Fenike kökenli olduğunu gösterdiğini belirtir.
Yakın zamanda yapılan genetik araştırmalar Güneybatı Amerika'daki Latinoların çoğunun Anusim (Katolisizme geçen Sefaradlar) olabileceğini göstermektedir. Yahudi genetiğinde uzman olan araştırmacı Arizona Üniversitesi profesörü Michael Hammer, Sami olmayanların %1'inden azının Aaron Y-Kromozomu taşıdığını ve dünyada sadece Yahudi nüfusunun dört katında bulunduğunu, New Mexico'da 78 Latino üzerinde yapılan testlerde 30'unun bu kromozomu taşıdığının ortaya çıktığını belirtir. Ayrıca New Mexico, Teksas ve kuzey Meksika erkeklerinin %10 ila %15'i, kökleri Ortadoğu'ya uzanan Y kromozomu taşımaktadır.
Nuevo León eyaletinin başkenti Monterrey'in Teksas sınırına yakın bölgelerinde kripto-Yahudilerinin torunları olduğu söylenir. Agualeguas (Nuevo León)'taki kilisede haç üstünde bir de Yahudi yıldızı bulunmaktadır. Jalisco eyaletinin Guadalajara, Ciudad Guzman ve Puerto Vallarta şehirlerinde çok sayıda Anusim bulunmaktadır.
Aşkenaz ve Sefarad olmak üzere bugün Meksika'da 40,000 Yahudi bulunmaktadır. Araştırmacılar ve tarihçiler bu sayıya Anusimlerin de eklenildiği düşünüldüğünde nüfusun önemli ölçüde artacağını dile getirmektedirler.

İtalyan Amerikalılar

Bazı uzmanlar, Sicilya ve Calabria asıllı İtalyan Amerikalıların kripto-Yahudisi kökenli olduğunu belirtir.

Orta ve Güney Amerika ve Karayipler

Güneybatı Amerika gibi, Kolombiya'nın Antioquia eyaleti ve büyük Paisa bölgesinde yaşayan çoğu aile sözlü gelenek olarak Yahudi soyundan geldiğini belirtmektedir. Bu nüfus üzerinde yapılan genetik çalışmalarda çoğunun güney İspanya'dan bir kısmınında kuzey İberya'dan geldiği görülmektedir yani Sefarad kökenli olma ihtimalleri vardır.[22] Her Noel'de Medellin'de yapılan marranada denen domuz öldürme geleneği Yahudi kanunları'nın inkarının teyidiyle bağdaştırılır.
İspanyol sömürge döneminde Sefarad konversolar için güvenli sığınaklardan biri Santa Cruz, Bolivya'ydı.1557'de birçok kripto-Yahudi Ñuflo de Chávez'e katılıp Santa Cruz şehrinin kurucularından oldular.16. yüzyılda bazı kripto-Yahudiler Potosi, La Paz ve La Plata şehirlerinde engizisyondan kaynaklanan zulümlerle karşılaşınca konversoların rahatsız edilmediği Santa Cruz'a taşındılar. Bu sınır kenti Peru madenlerini tehdit eden Portekizliler ve Guaranilerin ataklarında tampon bölgeyi oluşturuyordu. Bazıları Santa Cruz'a ve civar kentler olan Vallegrande, Postrervalle, Portachuelo, Terevinto, Pucara, Cotoca gibi şehirlere taşındı.
Santa Cruz'daki Katolik ailelerden bazıları Yahudi kökenlidir; cemaati etkileyen bazı Yahudi geleneklerinin devam ettiği görülür. 1920'lerde ailelerde Yedi Kollu Şamdan vardı ve yemeklerini kaşer kurallarına göre hazırlıyorlardı. Bazı aileler halen Cuma günbatımında mum yakarlar ve ölülerini yere oturarak anarlar. 5 asırın ardından bu ailelerin bazıları halen Yahudi kökenli olduklarını onaylamaktadır fakat buna rağmen Katolik ibadetlerini (bazen Yahudilik ile Katolik ibadetlerinin karışımını) uygulamaktadır.
Bu cemaatlerin dışında kripto-Yahudi kökenli Katoliklerin Dominik Cumhuriyeti, Küba ve Porto Riko'da yaşadığı söylenmektedir. Bu ülkelere İspanyolca konuşan diğer Güney Amerika ülkeleri olan Arjantin, Venezuela, Şili ve Ekvador da dahildir. Bu cemaatlerin "inançta Katolik, kanda Yahudi" diye de bir deyişleri vardır.
Bütün bu yerler İspanyol ve Portekiz İmparatorluklarının uzantısı olup kripto-Yahudileri avlayan engizisyonlar bu bölgelere de sıçramıştır. Sömürgede yapılan engizisyonlar İspanya'da yapılanlardan daha uzun sürmüştür.
Akabi Hikâyesi

(Ermeni alfabeli ilk Türkçe roman-1851-Mühendisoğlu matbaası)(Vartan Paşa yada Hovsep Vartanyan-1813-1879)

     Bu coğrafyanın çok aşina olduğu farklı mezheplerden olduğu için kavuşamayan âşıkların öyküsünü anlatan kitabımızın kahramanları Hagop ve Akabi’dir. (Ermenice Agapi güzel demektir) Bir Katolik Ermeni olan Hagop Ağa ile Ortodoks (Gregoryen) Ermeni olan adı güzel kendi güzel Akabi’yi bir gezinti sırasında tanır ve aşık olur. Farklı cemaatlerden olmalarını umursamayan iki aşığın kısa süreli mutluluğu ailelerinin durumu öğrenmesi ile son bulur. Akabi’nin zalim amcası, rahip Fasidyan’ın telkinleri ile Hagop Ağa’ya Akabi’nin başkasıyla evlendiğini anlatan düzmece bir mektup verir. Hagop bu ıstıraba dayanamayarak hastalanır ve yataklara düşer. Hagop’un bu durumundan habersiz olan Akabi ise mektuplarına cevap alamayınca onu umutsuzca intihara sürükleyecek bir bunalıma girer. Akabi’nin son mektubunu tesadüfen bulan Hagop kandırıldığını anlayarak sevgilisini intihardan kurtarmak için yollara düşer ancak başına olmadık işler gelir ve hapse atılır. Karakoldan kurtulduğunda ise sevgilisini elinde bir zehir şişesi ile uçurumun kenarında bulur. Duyduğu seslerin Hagop’a ait olduğunu anlamayan Akabi zehri içerek uçurumdan denize atlar. Akabi’nin peşinden denize atlayan Hagop onu boğulmakta kurtarsa da zehirlenmekten kurtaramaz. Akabi’nin ölmesinin ardından kısa süre sonra Hagop da üzüntüsünden hastalanarak ölür ve hikâye bu trajik sonla biter.Bakıldığında klasik bir Kerem ile Aslı hikâyesi gibi dursa da romanı değerli yapan elbette bu olay örgüsü değildir. Romanı yazan Hosvep Vartanyan’ın portresi ve dönemin olayları ile birleştirince asıl resim ortaya çıkmaktadır. Hosvep Vartanyan yani nam-ı diğer Vartan Paşa, ilköğrenimini İstanbul’da bir Ermeni okulu olan Mayr-Varjaran’da (BugünküKumkapı Bezciyan İlköğretim Okulu) aldıktan sonra 13 yaşında Viyana’daki Mekitarist okuluna gönderilir. Döndüğünde bir süre öğretmenliğin ardından Bahriye Nezareti’nde 25 yıl tercümanlık yapar ve paşalığa yükselir. Ardından birçok yönetim kademesinde çalışan Vartan Paşa, Batı kültürüne oldukça aşina ve din taassubuna düşman birisidir. İdari görevlerinin yanı sıra edebiyatımızın da en üretken isimlerinden biri olan Vartan Paşa hayatı boyunca tarihten mizaha birçok türde eser vermiştir. Akabi Hikâyesi’ndeki ise bir aşk öyküsünü etrafından Tanzimat dönemi Ermenilerinin hayata bakışını, değişimler karşısındaki tutumunu çok zengin bir örnekleme ile anlatmaktadır. Akabi Hikâyesi, içerdiğini zengin kültürel ve düşünsel örnekler ile 19. yüzyıl ortası Osmanlı Ermeni toplumu ve bu toplumun İstanbul ortamındaki sorunlarını ortaya koyan bir rapor niteliğindedir.Kitabın en büyük derdini oluşturan mezhep ayrılığı çok net bir şekilde ortaya konmuştur. Örnek vermek gerekirse; Katolik bir aileden olan Rupenig arabada gördüğü güzel Akabi için arkadaşına onun kim olduğunu sorar, fakat “Ermeni” (Gregoryen anlamında) olduğunu öğrenince, “Öyle ise kim olduğunu anlamağa hiç merak itmem” der. Bunun dışında toplumdaki değişime karşı tutumları da ilginçtir. Tanzimat döneminin modası olarak gittikçe açılan giyim kuşam eleştirilerek memleket ahvalinin giderek bozulduğu belirtilmektedir. Bu ve bunun gibi örneklerle yüzyıllar boyu bir arada yaşadığımız Osmanlı Ermenilerinin gelenek göreneklerini, eğlencelerini, üzüntülerini okudukça ne kadar tanıdık geldiğini görüp şaşırabilirsiniz. Türkler ve Ermenilerin yaşamları o kadar birbirine benzemektedir ki aynı dönemde Anadolu’da bulunan Alman General Helmuth von Moltke’nin “dil, kültür ve geleneklerine bakıldığında, Ermenilerin Hıristiyan Türkler olarak tanımlanmaları daha doğru olur” diyecektir.


Örnek Ermenice Metin (Nanor Injejikian, Stormy Depths'den bir bölüm)
Örnek Ermenice Metin (Nanor Injejikian, Stormy Depths’den bir bölüm)

Kitabın tuhaf bir özelliği ise olay akışında Türklerden yok denecek kadar az bahsetmesidir. Bunun iki temel sebebi vardır. İlki Ermeni cemaatinin çok kapalı bir hayat sürmesidir. Öyle ki İstanbul Ermenileri Erivan’da yaşar gibi yaşamaktadırlar. İkincisi ise asıl mevzunun mezhepler arasındaki siyasi çekişmelerin eleştirilmesidir. Çünkü o dönemde Ortodoks Ermenileri adı altında birleşmiş olan kurumdan ayrılarak ayrı bir cemaat ve kilise kurması Ortodoks Ermeni lobisi tarafından hoş karşılanmamış ve bu dinden dönenleri ihbar ederek sürgüne yollanmalarına neden olmuşlardır. Üç yıllık bir sürgün döneminin sonunda Osmanlı Devleti, Ermeni Katolik Kilisesi’ni tanımış ve Katolik Ermenilerin yurda dönmelerine izin vermiştir. Kitapta bu konuya ilişkin şu cümleler geçmektedir: “Katoliklerin pek çoğu dışarı memleketlere sürgün olduler ise, burade kalanler dahi Beyoğlunde olmaya ruhsatleri olmayup Samatya, Ortaköy ve Beşiktaşe tevcih olduklerinde, ben de Margos ahbar ile Beşiktaşde bir Ermeni evinde iki oda tutdum. Lakin orade dahi her gün sürülme korkusu eksik deyil idi.”Bu ayrımı doğru bulmayan Vartan Paşa, iki tarafından anlayabilmesi için eserini Türkçe yazmıştı. Üstelik kullandığı Türkçe’nin yapısı da oldukça zengindir: “Akabi sana tarif idemem ne derece acı duyduk birbirimizden ayrıldığımızde, daha henüz rahatlığe düşece ikan böylece ayrılmamız zuhur itdikde, kendumi telef itmek hiç gözümde olmayacak idi eğer seni düşünmemiş olsam idim, zira pek müşkildir bir kimseye sevdiyinden ayrılmak bir daha görebileceyine ümidi olmayarak.”İşte böylesine zengin bir tarihi ve kültürel yelpazesi bulunan bu eserin neden Türk edebiyatındaki yerini alamadığı ise ayrı bir tartışma konusudur. Bilkent Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü öğretim üyelerinden Laurent Mignon’a göre bu eserin yok sayılmasının tek nedeni Ermeni alfabesi ile yazılması ve yazanın bir Hıristiyan olmasıdır. Eserin sadece Ermeni cemaati tarafından değil Türk aydınları tarafından da bilindiğini Ahmet Mithat’ın Müşahedat adlı eserinden bahsettiğini söylüyor. Osmanlı’nın kesinlikle etnik bir ayrım gözetmediğini söyleyen Mignon’a göre Ahmet Haşim’in Arap olması ya da Ziya Gökalp Zeze kökenli olması Müslüman oldukları için dert edilmemiştir ancak Ermeni yazarlar Arap alfabesi ile yazsalar dahi isimleri hiçbir zaman zikredilmemiştir. Sadece Ermeniler değil Arap alfabesi ile yazan Avram Naum ve İsak Ferera gibi Yahudi yazarlar da aynı akıbete uğramıştır. Bugün yapılması gereken ise konuyu siyasete indirgemeden, kültürel zenginliğimizin bir parçası olarak var olan bu eserleri gün ışığına çıkartıp tarihî ve edebî açıdan incelemektir

Şemsettin Sami'nin 20 yıl sonra yazılacak Ta'aşşuk-ı Tal'at ve Fitnat romanında dahi baş kişi erkek kahraman Tal'at iken, Vartan Paşa'nın baş kahramanı kadın Akabi'dir.Akabi, Rumca kadın adı olan "Agapi"nin (batı) Ermenice biçimidir. dikkate değer bir biçimde kitap Ermeniceye ancak bir yüzyıl sonra çevirilmiştir.İlk olarak 1851 yılında istanbul'da Mühendisoğlu matbaasında basılan Akabi hikâyesi'nin açıklamalı bir transkripsiyonu ünlü Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze tarafından 1991 yılında yeniden yayınlanmıştır. Türkiye’de 1991 yılında Eren Yayınları tarafından basıldı. Ermenice basımı ise 1953 yılında Karnik Stephanyan tarafından yapıldı.

Vartan Paşa (Hovsep Vartanyan-1813-1879)


Osmanlı Devleti'nde en üst düzey devlet görevlisi olarak hizmet vererek "Paşa" unvanını almış, Osmanlı Ermenisi yazar, gazeteci, devlet adamı. 1851 yılında Akabi Hikâyesi'ni Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazmış, Türkçe ve Ermenice yayımladığı Mecmua-i Havadis gazetesi ile de Türk gazeteciliğinde önemli bir yer edinmiştir.
1813'te İstanbul’da doğan Hovsep Vartanyan 13 yaşında iken Viyana’daki Mekitarist okuluna girmiştir. Tahsilini bitirdikten sonra İstanbul’daki Nersesyan Okulu’nda birkaç sene öğretmenlik yapmış, ardından tercüman olarak 1837’de Bahriye Nezareti'ne (Denizcilik Bakanlığı) alınmıştır. Burada 25 sene hizmet ederek paşa rütbesine yükselmiş, "Vartan Paşa" olarak anılmıştır. Akabi Hikâyesi'ni, 19. yüzyıl ortalarında kurulmuş ilk Osmanlı-Türk akademisi olan Encümen-i Daniş yönetim kadrosu içinde iken 1851'de yazmış ve yayınlamış, ertesi yıl yazdığı (1852) "Boşboğaz Bir Âdem, Lafazanlık ile Husule Gelen Fenalıklerin Muhtasar Risalesi" adlı kısa romanında da mezhep çatışmaları konusunu başka bir yönden ele almıştır. 1862'deki emekliliğinin ardından Türkçe-Ermenice "Mecmua-i Havadis" gazetesini çıkarmıştır. Ayrıca Napolyon Bonapart'ın bir biyografisini yazmıştır. 1879'da İstanbul'da vefat etmiştir.

Kainat 10 Kiloluk Bir Maddeden Oluştu


Evrendeki madde nerden geldi? Sorusu cevapsızdır. Fakat her şey 10 kilogramlık bir madde ile başladı. Evren genişledikçe bu madde miktarı giderek arttı ve şu anda evrende bulunan toplam kütleye ulaştı. Bir lastiği gerginleştirdiğinizi düşünün. Bu sayede lastiğin kütlesi basınçtan dolayı artacaktır. Normal bir balon düşünelim. Balonun duvarlarına karşılıklı olarak bir uçtan diğer uca ince uzun lastikler tutturalım. Balon ne kadar şişerse, lastikler de bir o kadar gerginleşecektir. Lastiklerin giderek gerginleşmesi lastiklerdeki basıncı da giderek arttırır. Artan basınç sayesinde lastiklerin kütlesi de aynı oranda artar. Yani yeni kütleler oluşur. Başlangıçtaki bu 10 kiloluk madde de, hızla genişleyen evrende gerginleşerek; şimdi gördüğümüz evreni oluşturan toplam kütleyi üretti.
Evrenin ilk anlarında, 10 üzeri eksi 26 santimetre çapında ufacık bir yere sıkışmış 10 kiloluk bir madde vardı. Bu madde veya enerji; İnflation Alanı olarak bilinir. Bu alan İnflation Patlaması yaşadı. Patlama 10 üzeri eksi 35 saniye sürdü. Patlama sonunda evren 10 üzeri 30 kat genişledi. Bu genişleme ile birlikte evrenin hacmi de (10 üzeri 30 üzeri 3) 10 üzeri 90 kat büyüdü. Patlama sonunda başlangıçtaki 10 kiloluk enerji, 10 üzeri 90 kat arttı. Bu patlamadan sonra Big Bang patlaması başladı, daha doğrusu Big Bang saçılması başladı; saçılan bu enerji, evrenin genişleyerek soğuması ile birlikte 10 üzeri 80 tane parçacık ve ışınıma dönüştü. Sonuç olarak; İnflation Patlaması sonucunda artan enerji şu an gördüğümüz evrendeki her şeyi oluşturdu.


Hazırlayan ve Derleyen; Alper Çadıroğlu
Kaynak: Brian Greene, Evrenin Dokusu

27 Ocak 2016 Çarşamba

Adapa İlk İnsan

Adapa Efsanesi

Mısır'da Tel-el-Amarna mahzenlerinde çivi yazısıyla yazılmış tabletler halinde bulunan Adapa efsanesi, insanın bir zamanlar ölümsüz olma fırsatını yakaladığı halde nasıl elinden kaçırdığını anlatmaktadır.
Adapa efsanesinde de Gılgamış ya da Etana efsanelerinde olduğu gibi bir ölümlü söz konusudur. Adapa, yıkıntıları bugünkü Irak'ın güneyinde yer alan Sümer kenti Eridu'da Ea tapınağının rahibidir. Hem tapınağın ekmeğini yapar, hem de tapınak için balık tutar. Adapa'ya bilgelik tanrısı Ea [Sümerce Enki] tarafından engin bir zeka gücü verilmiştir. Fakat Adapa, tanrılık bilgiye eriştiği halde halde, tanrılık ölümsüzlüğe erişemediğine yakınırmış. 
Adapa, bir gün, tapınağın işlerini yaparken Güney Rüzgârı tarafından engellenir ve kayığı devrilir. Ayrıntıları, tablet kırık olduğu için bilmemekle birlikte, Adapa'nın Güney Rüzgârı'na bağırdığını ve kanatlarını kırmakla tehdit ettiğini görürüz. Daha sonra ise bunu yaptığını ve Güney Rüzgârı'nın yedi gün esmediğini öğreniyoruz. Bunu farkeden Anu, veziri Ilabrat'a Güney Rüzgârı'nın niye esmediğini sorar. Vezir de, Adapa'nın Güney Rüzgârı'nın kanatlarını kırdığını söyler.
Anu'nun başkanlığında tanrılar, onu yargılamak için toplanırlar. Yargının sonunda Adapa'ya ölüm ekmeği yedirileceğini bilen insanların koruyucusu tanrısı Ea, onun kulağına bu ekmeği yememesini fısıldar. 
Anu, Adapa'yı huzuruna çağırtır. Adapa'ya neden böyle yaptığını sorar. Adapa da olanları anlatır. Kapıları tutan tanrılar, Dumuzi ve Gizzida da Adapa'nın lehine konuşunca Anu affeder ve ona yiyecek içecek verir. Ancak Ea daha önce Adapa'yı orada bir şey yememesi konusunda uyardığı için Adapa hiç bir şey yemez ve içmez. Ancak bu yemeyi ve içmeyi reddettikleri aslında "ölümsüzlük" yiyecek ve içecekleridir. Efsanenin bundan sonrası kayıp olduğu için neler olduğunu bilemiyoruz.

Adapa, Mezopotamya mitolojisinde yaratılmış ilk insandır. Adapa Sümer'in krallar listesinde ulusun ilk lideri olarak geçer. Farklı biçimlerinde Oanes ve Alulim olarak da anıldığı olmuştur. Akadca'da ismi adam, erkek insan anlamına gelir. Âdem ile ilişkilendirilebilir.
Adapa antik Eidug şehrinin kralıydı. Enki tarafından yaratıldığına inanılırdı, bir bakıma Enki'nin oğlu olarak düşünülmüştür. Yarı faniydi ama ölümsüzlerin kuvvetine sahipti. Evrenin tüm bilgisinin üçte birine sahip olduğu, bu bilginin ona Enki tarafından öğretildiğine inanılırdı. İnsanlığa dili öğretenin Adapa olduğuna inanılır. Kral olarak görevlerinin yanı sıra bir rahip ve üfürükçüydü. Öldükten sonra "apkallu"dan biri olmuştur.


Adapa mitinin öyküsü

Mite göre Adapa tanrısal soydan gelen bir fanidir. Balıkçı teknesini devirdiği gerekçesiyle Güney Rüzgârı'nın kanatlarını kırınca cennetin ve tanrıların tanrısı olan Anu'nun önünde hesaba çekilmesi gerekir. Adapanın koruyucu tanrısı olan Enki, cennetteyken yeyip içmemesi gerektiği konusunda onu uyarır. Bu aslında bir aldatmadır, böylece Adapa'nın ölümsüz olma şansını elinden almıştır. Bu mite göre ise insanların ölümlü oluşu Adapa'nın aptallığından kaynaklıdır. Enki (Ea), oğluna bilgelik vermiş, ama ölümsüz yaşamı vermemiştir. Bir gün Adapa'nın önüne ölümsüzlüğü elde etme şansı çıkar, ancak Adapa reddeder. Tanrı Anum'un huzuruna çağrılır. Ea, önceden ona orada ölüm için yiyecek ve içecek verileceğini, onlardan tatmamasını haber verir. Hüküm verileceği gün, öteki tanrılar onu tutarlar ve yumuşayan Anum, ölümsüzlük yiyecek ve içeceğini getirtir. Adapa bunları da almak istemez. Anum, şaşırıp nedenini sorar. Adapa şöyle yanıtlar: "Bir başkası yemeyeceksin, içmeyeceksin, dedi". Anum, buna bakıp Adapa'nın yeryüzüne atılmasını emreder.


Günümüz inançlarına etkiler

Yahudilerin babil sürgünü sırasında Yahudi bilginleri tarafından diğer mitolojik unsurlarla birlikte kültürel hafızaya alınan Adapa öyküsü ilk insan ve insanlığın atası olarak Tevrat'ın yazımı sırasında tevrat anlatımlarına (genesis) konu edilmiş, kültürel miras olarak Ortadoğu din ve inanışlarına aktarılmıştır. Diğer Sümer yaratılış efsanelerindeki temalarla birlikte Adapa kaynaklı olabilecek unsurlar; Adem (Adam) ismi, sonsuz yaşam sürülen cennette yaşamaktayken yasak meyvelerden yeme ile bağlantılı bir şekilde tanrı tarafından hesaba çekilme ve cennetten atılma, her şeyin isminin (bilgisinin) kendisine öğretilmiş olması, kendisinin ilk insan olmakla birlikte ilk rahip (ibrahimi dinlerde ilk peygamber) oluşu, cennetten medeniyete ait sanat veya bilgileri getirmesi ve benzerleridir.

Adapa: (Babil) Ölümsüzlük fırsatını kaçıran insan. Mısır-da Tel-el-Amarna mahsenlerinde çivi yazısıyla yazılmış tabletler halinde bulunan Adapa efsanesi, insanın bir zamanlar ölümsüz olma fırsatını yakaladığı halde nasıl elinden kaçırdığını anlatmaktadır. Efsaneye göre, Adapa adında bir bilgin, tanrılık bilgiye eriştiği halde halde, tanrılık ölümsüzlüğe erişemediğine yakınırmış. Bir gün kayığının devrilmesine kızarak Güney yeli tanrısının kanatlarını kırıvermiş. Tanrı Anum-un başkanlığında tanrılar, onu yargılamak için toplanmışlar. Yargının sonunda Adapa-ya ölüm ekmeği yedirileceğini bilen insanların koruyucusu tanrısı Ea, onun kulağına bu ekmeği yememesini fısıldamış. Oysa, Adapa-nın bilgisini çok beğenen tanrılar, ona ölüm ekmeği yerine ölümsüzlük ekmeği vermişler. Adapa, tanrı Ea-nın öğüdüne uyarak bu ekmeği yememiş ve böylelikle insanoğluna bir daha asla bağışlanmayacak olan ölümsüzlük fırsatını kaçırmış. 

Diğer adı Gılgamıştır.Gılgamış bilinen ilk tanrı kraldır.Aynı tanrı kral Mısırda Mehpis Narmer diye geçer.İslam düşüncesinde de İdris peygamberle eşleşir.Gılgamış ilk önceleri ona verilen güç yüzünden bulundugu yer Sümer diye geçer çok yanlızlık çekmektedir ve Anu dan ona bir dost gücüne denk bir güç istemiş tanrılarda bu durumu degerledirip ona Enikundu denilen bir varlık yaratmışlar Enikundu ayakları keçi ayagı üzeriden kurtla çakal karışımı bir varlık olarak tanımlanabilinir.gel zaman git zaman Gılgamış yaşam içerisinde ölümün farkına vardıgında ölümden ve dünya zevklerinden mahrum kalıcagını anladıgında ölümsüzlügü aramaya koyulmuş.Utanpiştim'un ölümsüzlügü buldugunu bilen Gılgamış Utanpişitimin oldugu Dillumun (cennet bahçesi şu anda nerde oldugu bilinmiyor ama yeryüzünde oldugu düşünülüyor)u bulmak için uzun bir yolculuga çıkar bu yolculukta Enikundu ölür.Gılgamış Dilimunu bulur Utanpişimden ölümsüzlügün sırını ister ve Utanpişitim ona ölümsüzlügün sırrını bilmedigini ancak ona bir gölün dibinde bir otun onun yaşlanmasını durdurabilecegini söyler.Gılgamış o üzüntü ile o gölü aramaya koyulur ve en sonunda gölü bulur .göle dalar bitkiyi çıkarır o kadar yorulmuştur ki otu bırakıp yere uzanır.Rüyasında bir yılanın otu çaldıgını görür ve uyanır, uyandıgında bir yılanın otu çaldıgını görür ve yılanı yakalayamaz ve gençlik iksirini de böylece elinden kaçırır 
ARAP YAZISININ ORTAYA ÇIKIŞI

Arap coğrafyası ve çevresinde elde edilen arkeolojik bulgular
sonuncunda Arap yazısının başlangıcıyla ilgili genel olarak iki görüş ortaya
atılmıştır. Bunlardan ilki Arap yazının Kuzey Sami alfabelerinden olan
Ârâmî-Nabatî alfabelerinden türediği, diğeri ise Güney Arabistan’da ortaya
çıkan ve Güney Sami alfabelerinden biri olan Himyerî ya da Musned adı
verilen bir yazıdan türediğidir.
Bu alfabelerle yazılmış yazıtları örneklendirip incelemeden önce
müsteşriklerin bu konudaki araştırmalarını yönlendirmiş olan, klasik Arap
kaynaklarında Arap yazısının ortaya çıkışıyla ilgili rivayetleri nakletmek,
onların genel olarak Arap yazısının kökenleri ve ortaya çıkışı konusunu nasıl
değerlendirdiklerini yansıtmak doğru olacaktır.
Klasik Arap kaynaklarının çoğu yazıyı tarihsel bir gelişim sürecine
ihtimal vermeksizin bazı kişilerin birden icat ediverdiği bir olgu olarak kabul
ederler.Bu konuda bir çok rivayet vardır. Bunların önemlilerini şöyle
sıralayabiliriz: bazıları yazının hikayesini Hz.Adem ile başlatırlar. Yazıyı
ölümünden üç yüzyıl evvel Hz.Adem’in bulduğunu, kil üzerine yazıp bunları
pişirdiğini, Nuh tufanından sonra da her topluluğun kendi yazısını bulup yazı
yazdığı belirtirler1. Sonra İdris peygamber veya onun oğullarından biriyle
yazının başlangıcı arasında bir bağ kurarlar, Hz. İsmail ya da yine onun
oğullarından Nasr ve Teymâ’nın yazıyı bulan ilk kişiler olduğu bunların
yazıyı bitişik olarak icat ettiklerini daha sonra kardeşleri olan Nebet, Hemîsa‘
ve Kayzer’in de harfleri ayırdıkları belirtilmektedir 2.
Kişilere atfedilen bu tür rivayetler dışında yazının icadını bazı
mitolojik isimlere bağlayan rivayetler de vardır. Bunlardan biri Arap
yazısının Ebced, Hevvez, Kelemun, Sa‘fes, Karuşet adlı kişiler tarafından icat
edildiğidir3. Buna göre Ebced Mekke ve civarının kralı, Kelemun, Sa‘fes,
Karuşet de Medyen ya da Mudar ülkelerinin krallarıydılar. Sonra kendi
isimlerine göre alfabeyi icat etmişler, kendi isimlerinde olmayan ve revâdif
adını verdikleri ث خ د ظ ش غ harflerini de bu ekleyerek alfabeyi
tamamlamışlardır4. Ancak bu isimleri okuyanın aklına ilk gelen şey bunların
Süryânîce, İbrânîce gibi bazı Sami alfabelerde harflerin artarda sıralanışı
sonucu oluşmuş sözcükler olduğudur.
Arap yazısının icadıyla ilgili rivayetlerde çok tekrarlanan ancak bazı
tutarsızlıklar içeren bir rivayet de Arap yazısını Süryânî alfabesini örnek
alarak Murâmir b. Murre, Eslem b. Sidre ve ‘Amir b. Cidre adında Tayy
kabilesinden üç kişinin icat ettiğidir5. Rivayete göre bunlardan birincisi
harflerin şekillerini ve faslı6 , ikincisi vaslı7, üçüncüsü ise i‘câmı8 bulmuş9 ve
bunlardan Hiralılar10, Hiralılardan Enbârlılar11 yazıyı öğrenmiş ve yazı bu
şekilde yayılmış. Cevâd ‘Ali, el-Meşrik ve Mecelletu Lugati’l-‘Arab adlı
dergilere gönderme yaparak verdiği bilgilerde yukarıda geçen üç ismin kişi
adı değil, Süryânîce bazı sıfatlardan geldiğini, Murâmir b.Murre’ مرامرر نرم مرر
nin aslında مرراا مرراب نرر مرراب (Mârâ Mârî ber Mârî) Arapçasıyla سرد اساررد انرم
اسارد (Seyyidu’s-Sâde İbnu’s-Seyyid)olduğunu ve bu öbeğin Efendi Oğlu,
Efendiler Efendisi veya شرد شرد خ اسم رب انرم رمرء سر ام اسم رب Bilimin Beyler Beyi,
Bilim Bayrağının Taşıyıcısının Oğlu anlamına geldiğini, Eslem b. Sidre ( أسر ب
نم س ا ) adının ش دمر نرر سر ا (Şelîmâ ber Sidre) adından bozma olduğunu استرر
اسم رب اسطارر İlmi Tam Hattat anlamına geldiğini, son isim olan ‘Amir b. Cidre’
عرمر نم جر ا ise عمرايرر نرر جر ا (‘Amrâyâ ber Cidre) adından bozma olduğu ve
اسممرد اسحررق Usta güç12 anlamını ifade ettiğini belirtmektedir13. Bu ibareler kişi
adları olmayıp usta yazar ve hattatlara verilen sıfatlar olsa da bu sıfatları
taşıyan kişilerin Arap yazısının icadına katkıda bulunup bulunmadığı
konusunda bilimsel bir kanıt yoktur.
Klasik kaynakların çoğunda Arap yazısının el-Himyerî ya da el-
Musned adı verilen Yemen menşeli bir yazıdan türediği görüşü hakimdir.
İbn Haldûn el-Mukaddime adlı eserinde et-Tebâbi‘a devletinde medeniyet
ve refah yükselince kullanılmakta olan el-Himyerî yazısının son derece güzel
bir hale geldiğini, Yemenliler’in bu yazıyı izinsiz kimseye öğretmediklerini
ancak Tebâbi‘a ve el-Hira’daki el-Munzir ailesi arasında bir hısımlık olduğu
için ve Arap hükümranlığını Irak’ta yeniden tesis ettikleri için yazının
buradan el-Hira’ya geçtiğini belirtmektedir. Hira’dan da Taif’e ve Kureyş’e
geçmiştir. Yazar Hiralılardan ilk olarak Sufyan b. Umeyye veya Harb b.
Umeyye’nin yazıyı yukarıda adı geçen Eslem b Sidre’den öğrendiğini de
ekliyor14. Yukarıdaki rivayette Murâmir b. Murre, Eslem b. Sidre ve ‘Amir
b. Cidre’nin bir araya gelerek yazıyı Süryanî alfabesini esas alarak
düzenlediklerini belirtmiştik. İbn Haldûn, Sufyan b. Umeyye veya Harb b.
Umeyye’nin yazıyı Eslem b Sidre’den öğrendiğini belirtiyor.Halbuki
yukarıdaki bu kişinin icat ettiği yazı, Himyerî yazısı ile arasında hiç bir
benzerlik olmayan Süryânî yazısı örnek alınarak yapılan Arap yazısıdır.
Himyerîlerin Müsned adlı bir yazılarının olduğu belirtilmekle birlikte
Subhu’l-A‘şâ da ve diğer bazı eserlerde İbn Hişâm’dan nakille Arap yazısını
ilk kullanan kişinin Himyer b. Sebe’ olduğunu ve buna da rüyasında
öğretildiğini, bundan önce Arapların el-Musned adlı yazıyı kullandıkları
bildirilmektedir15. Bu rivayette de Himyer b. Sebe’nin rüyada hangi yazıyı
öğrendiği konusunda bir soru işareti belirmektedir.
el-Himyerî ya da el-Musned adıyla anılan yazının 29 sessiz harfi
vardır. Bu harfler bu günkü Arap yazısında olduğu gibi bitişik değil Latin
alfabesinde olduğu gibi ayrı ayrı yazılmaktadır Fenike ya da Sina
alfabelerinden alındığı düşünülmektedir16. (Bkz.Şekil-1) 17 Harekeleri ifade
eden harfler ya da diğer işaretler yoktur. Sükun, medd, nokta gibi işaretler
olmadığı gibi şedde de yoktur. Harf tekrarı gerektiğinde o harf iki defa
yazılmaktadır. Sözcükleri birbirinden ayırmak için boşluk bırakmak yerine
dikey bir çizgi kullanılmaktadır. Satır düzeni diğer bütün Sami alfabelerde
olduğu gibi sağdan sola doğru yazılmaktadır. Ancak bazen solda biten yazı
üst satırdan devamla soldan sağa doğruda gidebilmektedir18.
(Bkz.Şekil-2) 19 Bu yazı ya da şekilde verilen, bu yazıdan türetilmiş
Safavî, Semûdî ve Lihyânî gibi Şam ve Yukarı Hicaz yörelerinde konuşulan
bazı lehçelerin yazıları da yine bu günkü Arapça ile benzerlik
göstermemektedir. Arap yazısının , geçirdiği bütün aşamalar dahil, el-
Musned adlı yazıyla arasında herhangi bir benzerlik bulunmamaktadır.
Bir başka rivayette Arap yazısının yine Müsned adlı yazı türünden
gelme olduğu için kesme, koparma anlamında اسجر (el-Cezm) olarak
adlandırıldığıdır. Yukarıda adı geçen Murâmir yazıyı el-Müsned’ten kesip
almış ve buna da el-Cezm adı verilmiştir20.
Bu gün Arap yazısının kökeni konusunda müsteşriklerin üzerinde
durduğu bilimsel verilere en uygun görüş bu yazının Kuzey Sami alfabelerin
bir kolu olan Ârâmî yazısından gelme Nabatî yazısından türediğidir.
Nabatîler yarı göçebe, kısmen ziraat ve ticaretle uğraşan kuzey Arabistan,
Sina ve Ürdün civarında yaşamış Arapça konuşan bir halktır. Hakimiyetleri
M.Ö.312-311 yıllarında başlamış ve M.S.106 yılında sona ermiştir. Önemli
şehirleri, başkent Petra 21, Hicr 22 ve Busra’dır23 .
Diringer, Sina yarımadasında bulunan bazı küçük taşlar üzerine
kazınmış yazıtlardan yola çıkarak Neo-Sinaitic alfabeden söz etmektedir. Bu
yazının da muhtemelen M.S.I. yüzyılda Nabatî yazısından türediğini, ancak
bu alfabeyle yazılmış yazıtların M.S. II-IV. Yüzyıllara ait olabileceğini ve bu
yazının Arap yazısıyla Nabatî yazısı arasında bir köprü olduğunu belirtiyor24
Bazı araştırmacılara göre Nabatîler, göçleri sırasında Arap nüfusla
karışmış Ârâmîlerdir. Bunun kanıtı erken devir Nabatî yazıtlarının Arap
etkisinden uzak oluşu, M.S.I yüzyıldan itibaren ise Arap etkisinin açıkça
görülmesidir. Bu günkü kanı Nabatîlerin yazı dili olarak Ârâmî yazısını
kullanan Araplar olduklarıdır25. Ancak Ârâmî yazısını aynen almakla
yetinmeyip bu yazıyı geliştirmişler, kendi adlarıyla anılan alfabeyi
bulmuşlardır. Nabatî alfabesinin 22 harfi vardır. Yine yazı sağdan sola doğru
yazılmaktadır. Harfler bitişik ve noktasızdır. Bu yüzden bitişmiş bir harf
grubu birkaç değişik şekilde okunabilir. Erken devir Arapçasında da gözlenen
bu durumun sözde ya da yazıda yapılan bazı tashiflerle dilin zenginleşmesine
katkıda bulunduğu düşünülmektedir.
Müsteşriklerin ve gezginlerin incelemeleri sonucunda gün ışığına
çıkarılan Nabatî yazıtlarını bir tarih sırasıyla sergileyecek olursak erken
dönem Arapçaya doğru olan değişim rahatlıkla izlenebilir. Bu gün elde
bulunan en erken tarihli Nabatî yazıtı Tenûh26 kralı Cezime’nin mürebbisi
Fihr b.Selî’nin mezar taşıdır. Bu yazıtın tarihi M.S.250 ya da 270 olarak
tahmin edilmektedir. Şam civarında bulunan Busra yakınlarındaki Ummu’l-
Cimâl adlı yerde bulunmuştur. Bu yazıtlar Arap yazısının el-Musned ya da
el-Himyerî yazılarından türediği görüşünü çürütmektedir. (Bkz.Şekil-3)27
Yazıtın bu günkü Arap harflerine transkribe edilmiş hali şöyledir.
دنه نفا فهرو نر ش ي ان جذيمت)جذيمة( م ك تن خ 28
Arapçası: هررذا ر ررر فهررر نررم سرر ي مرنرري جذيمررة م ررك تنرر خ “Bu Tenûh kralı
Arap etkisi olmayan bir Nabatî yazıtı saymışlardır. İkinci yazıt ise ilk Hira
krallarından olan İmrû’u’l-Kays b.Amr’ın mezar taşıdır29. Yazıt Şam
civarında en-Nemârâ adlı yerde bulunmuştur. M.S 328 tarihine aittir. Kureyş
lehçesine yakın bir dille geç devir Nabatî yazısıyla yazılmıştır30. Yazıt beş
satırdan oluşmaktadır.(Bkz.Şekil-4) Müsteşriklerin tercümesinde görüş
ayrılığına düştüğü bu yazıt bu gün kullanılan Arap harfleriyle şöyle
transkribe edilmiştir:31
تي نفس )نفش( مر اسقدس نر عمرو م ك عرب ك ه قو اسراستج
م ك الاس يدم و ن او وم كهب وهرب محج عك ى و جر
ن جى في ج نجرن م ينة شمر و م ك مم وو ن ل ننده
اسشم ب ووك هم فرس سرو ف ب ي غ م ك م غه
عك ى ه ك سنت 223 ي 7 نكا ل ن ام قو وس ه
Günümüz Arapçasıyla metin şöyledir: 32
هذا ر ر امرئ اسقدس نم عمر م ك اسمرب ك هب اسذب نرل استرج
و م ك الاس يدم و ن اااً و م كهب وه مذ جر نق ته و ررد.
اسظفر اسى أس اا نجران م ينة شمر و م ك مم اً واستممء .
راّب أننرمه ع ى اسق رئء )ك هب فرسرنرً س رّو ف ب ي غ م ك م غه.(
في اسق ه ك سنة 223 ي 7 مم كا ل )كرن ن الأوّل(سدام اسذب وس ه.
Bu, bütün Arapların kralı, taca nail olan İmru’û’l-Kays’ın mezarıdır.
Esedlilerin Nizarlıların ve krallarının kralı Muzhic’i kuvvetiyle yenip
lider oldu
Şemer’in şehri Necran’ın surlarının aştı, Ma‘ad’i aldı.
Evlatlarını ,Hepsi Rum’a akıncılar olmak üzere kabilelere böldü. Hiç
bir kral kuvvette onun yerine ulaşamadı.
223 senesi 7 Aralığında onu doğuranı mutlu etmek için öldü33.
Görüldüğü gibi dil olarak bu yazıt büyük oranda Arapçaya
aktarılabilmiştir. Ummu’l-Cimâl’de, Çifte Kilise denen bir kilisede bulunan
ikinci bir yazıt ise M.S.6’ıncı yüzyıla aittir. Hıristiyan Araplardan kalma bir
yazıt olduğu düşünülmektedir. Bu yazıtta artık Nabatî etkisi iyice azalmış
Arap etkisi fazlalaşmıştır.(Bkz.Şekil-5)34 Bu yazıt günümüz Arap harflerine
şu şekilde aktarılmıştır: 35
الله غفرا لاسده
نم ع د كرتب
اسط د اع ى نم
عمرب كتب عنه مم
)يقرؤه(
Arap harflerinin artık belirginleştiği bir yazıt ise Haleb’in doğusunda
Zebed mevkiinde bulunan ve Zebed yazıtı olarak anılan bu yazıt M.S.512
tarihlidir. Bir kilisenin duvar çıkıntılarına yerleştirilmiş bir taş üzerinde
bulunan yazıt Yunanca-Süryânîce-Arapça olmak üzere üç dilli (trilingual)
olarak yazılmıştır. (Bkz.Şekil-6)36
Büyük bölümü Yunanca ve Süryânîce olan bu yazıtta Arapça yazılar
azdır.(Bkz.Şekil-7)37 Bu yazıları bu günkü Arap harfleriyle yazarsak
aşağıdaki ibareler karşımıza çıkar:
ناب الاسه شر نر مع … ردم و …نر مر اسقدس و شر نر سم وسترو وشريح …
Son olarak yine bu günkü Suriye toprakları içinde bulunan Harrânda
bulunmuş bir yazıt daha vardır. Cevâd Ali bu yazıtı Nabatî harfleriyle, tam
olarak Arap dilinde yazılmış bir yazıt kabul etmektedir38. Bir kilisenin
portaline Rumca ve Arapça olmak üzere iki dilde (bilingual) yazılmış
M.S.568 tarihli bu yazıtta şu ibareler yer almaktadır: (Bkz. Şekil-8 )39.
انا شرحيل بر ظلمو )ظالم( بنيت ذا المرطول سنت
٤٦٣ بعد مفسد خيبر بعم )بعام(
Bu yazıtların ortak bir özelliği yazıtlara köşeli harflerin hakim oluşu,
bu günkü anlamda yuvarlaklıkların ve ovalliklerin bulunmamasıdır. Bu
durum yazı malzemelerinin yeterince gelişmiş olmaması, yazının kullanımın
yaygın olmadığı, ancak böyle kısa dini metinler, mezar taşları vb. ile sınırlı
kalışıyla açıklanabilir. Bunun bir nedeni de yarımadada yazının yayılmasında
büyük rol oynayan Arap Yahudîlerin Kareli İbrânî yazısı adlı bir yazıyı
kullanmaları, diğer taraftan Hıristiyan Arapların ve Süryânîlerin kullandığı
Satrancilî denen ve bu günkü Kûfî yazıya benzeyen bir yazılarının olması ve
bu yazıların Araplar arasında bir süre kullanılmasıdır.
İslamiyet’in gelmesiyle Arap yazısı iyice önem kazanmış ve çok hızlı
bir gelişim sürecine girmiştir.
1İbnu’n-Nedîm, el-Fihrist, Mısır 1347, s.5-6
2Ebu’l‘Abbâs, Ahmed b. ‘Alî el-Kalkaşendî Subhu’l-A‘şâ fî Sinâ‘ati’l-İnşâ’
(Muessesetu’l-Misriyyetu’l-‘Âmme), Kahire 1963, c.III, s.6-7
3İbnu’n-Nedîm a.g.e, s.6
4Aynı eser s.5-6
5el-Kalkaşendî, a.g.e, c.III s.8
6Kesme, kat‘
7Ulama
8Noktalama
9İbnu’n-Nedîm a.g.e, s.7
10el-Hira : Cahiliyye döneminde Arap kralların oturduğu, Kûfe yakınlarında bir şehir.
11el-Enbâr ( الأن را ) Bağdat’ın batısında, Fırat ırmağı kıyısında bir şehir.
12 ya da اسمرهر
13‘Alî, Cevâd, Târîhu’l-‘Arab Kable’l-İslâm, Irak 1957 c.VII, s.66-67
14İbn Haldûn, el-Mukaddime, (Ter.Zakir Kadiri Ugan) İstanbul 1991, c.II s. 411
15el-Kalkaşendî a.g.e c.III, s. 9
16Alî, Cevâd, a.g.e, c.VII, s. 55
17Diringer, David , The Alphabet, İngiltere 1949, s.228


                                                                                                                 KEMAL TUZCU

Yahudi asıllı Ermeniler ‘Pakraduniler’  

Ortaçağ’da bazı Ermeniler, Hıristiyanlığın  Bizans Kilisesini ve hükümranlığını reddeden  ve eski İsrail ile ilişkilendirilen bir akımını benimsediler. Pakraduniler olarak adlandırılan bu topluluk Kral David’i ataları olarak kabul etmişler ve 855’ten 1045’e dek Ermenistan Krallığını yönetmişlerdi. Galante, ‘Pakraduniler veya bir Ermeni-Yahudi Tarikatı’ adlı kitabında, ‘Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğunun sonlarından itibaren (MÖ 7 yüzyıl) 20. yüzyıla dek sürdürülmüş olan Ermeni Yahudi karışımı bir kavimdir’ demekteydi.


Yahudi asıllı Ermeniler ‘Pakraduniler’
Eski Dönemler
Ermeniler, bir halk olarak MÖ 521’de oluştular. Ermeniler ve Yehuda Devleti mensupları, müştereken Persler,Büyük İskender ve Selevkoslar’ın vasalları oldular; bu süreç Selevkosların çöküşüne dek devam etti ve bilahare özgürleştiler. Eski Ermeni Krallığı Tigranes II zamanında doruk noktasına ulaştı ve Tigranes II Suriye’yi işgal ederek Akro’ya kadar geldiyse de de MÖ 69’da Romalıların Ermenistan’a saldırması üzerine geri çekilmek zorunda kaldı. Ortaçağ Ermenilerinin tarihçilerinden Moses Of Chorene, Tigranes’in birçok Yahudi esiri Ermeni kentlerinde iskân ettirmiş olduğunu belirtir. Bu cümleden bu kentlerin ve Tigranes’in yönetiminde ticaretin gelişmesinin Yahudileri cezbettiği anlaşılmakta. Nitekim bölgeye birçok Yahudi yerleşmiştir. Bu yörede Romalılar tarafından tayin edilen vasal krallar arasında Herodians Tiganes IV (MÖ 6 dolaylarında) ve Aristobulus (55-60) batı sınırlarını veya Küçük Ermenistan’ı, Tigranes V(60-61), Büyük Ermenistan’ı yönetmişler; Aristobulus (55-60) da, batı sınırına kadar olan bölgeyi veya Küçük Ermenistan’ı yönetmişti. Daha otonom olan Partlar sülalesi döneminde (85-428/33) ise, Ermeni kentleri Helenistik kültürünü muhafaza etti. Yazlık rezidans Garni’de yapılan arkeolojik kazılar bunu kanıtlamakta.
Helen bölgelerinden Yahudi göçü süregeldi ve Pers fatihi Şapur II, Yahudileri kitle halinde 360-370 yılları arasında İran’a tehcir edinceye dek kentler yoğun bir Yahudi nüfusu içeriyordu. Kronikler yazan Faustus Byzantinus’a göre beş kentten 81 bin Ermeni ailesi ve 83 bin Yahudi ailesi göç ettirildi; bu rakamlar abartılı olabilir. Yahudiler, Eruandaşat, Van ve Nahçıvan kentlerindeki sürgünlerin ekseriyetini oluşturuyorlardı.
Büyük Ermenistan’da Alaha (Yahudi Şeriatı kuralları) ile ilgili araştırmalarda hiçbir zaman bir gelişme gözlenmedi. Buna bir istisna, Nisibis merkezinde yer alan Ermenistanlı Yakup’tur. (Yeruşalayim Talmudu, Gittin 6:7, 48a) Bununla beraber Ermenistan Agada Targumları’nda zikredilir…
Nuh’un gemisinin konduğu ‘Ararat‘taki iki dağ’ (Targum Yeruşalmi, Yaratılış:8:4),Yahudi Helenistik kaynaklarında tespit edilen Ermenistan’ın (kısmen İslam kaynaklarınca da  benimsenmiştir) Hıristiyan Ermeni geleneğiyle de uyumlu olarak, daha kuzeyde bir yerde olduğunu çağrıştırmakta ve bu tez daha fazla kabul görmekte.
Öte yandan örneğin Nahmanides’in ve David Ibn Yahya’nın eserlerinde Ermenistan’a ‘Uz’ olarak değinilir. Yahudilerin Ermenilerden ‘Amalek’ olarak bahsettikleri de vakidir. Hazarya’nın önceleri Amalek olduğuna ve Hazar Yahudilerinin  buradan türediğine inanılır. Raşi, Hazar Dağları’nın Kaybolmuş On Kabile’nin yaşadığı ‘Karanlık Dağlar’dan bahseder. Ararat kelimesi (Yaratılış, 8:4;II.Krallar 19:37; Yermiyau 51:27), Van Gölü çevresindeki ilk Ermeni Krallığı Urartu’yu düşündürür. Amalek ise, İsrailoğulları’nın Mısır çıkışında  Kızıldeniz’i aştıktan sonra artçılarını vuran zalim bir kavimin adıdır.
Ortaçağ Döneminde
Ortaçağ Ermenistan’ı, Hıristiyan feodal prensliklerinden oluşuyordu. Kentler daha ufaktı, eskisine nazaran daha homojen bir nüfus içeriyordu ve fazla Yahudi barındırmıyordu. Ermeniler, Hıristiyanlığın  Bizans Kilisesini ve hükümranlığını reddeden  ve eski İsrail ile ilişkilendirilen bir akımını benimsediler. Moses Of Chorene, Amatunikabilesine ve Ermenistan’ın feodal bir sülalesi olan Bagratuni’ye (Bagratid/Pakraduni) İbrani bir köken atfetmekte. Pakraduniler, Kral David’i ataları olarak kabul etmişler ve 855’ten 1045’e dek Ermenistan Krallığını yönetmişlerdi. Daha sonra Müslümanlar bölgeye yerleşmişlerdi.1801 yılına dek Gürcistan’da kalan bu kraliyet sülalesinden gelenler, bu Ortodoks Hıristiyan arazisinde aynı zamanda İsrail kökenlerini ve geleneklerini de savunmuşlardı. Ermenistan Krallığı genel bir çöküşe geçtikten sonra birçok Ermeni, Bizans’a ait  bir eyalet olan Anadolu’daki Kilikya’ya göç etmişler ve Küçük Ermenistan Krallığını kurmuşlardı. Bu krallık Kudüs Latin Krallığının müttefikiydi ve 1375’te Memlukların eline geçince Yahudi topluluklarının bir niteliği kalmadı. Ancak bir kısmı Kürt Yahudilerine karıştı.1
 Araştırmacı yazar Levon Panos Dabağyan, Pakraduniler’in öyküsünün MÖ 730 yılında başladığı ve M.S.1045 yılına dek Ermenileri bunların ‘acımasızca’ yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi Tarihçilerinden eski Niğde Milletvekili Prof.Dr. Avram Galante’yi  göstermektedir.Galante, ‘Pakraduniler’ veya bir Ermeni-Yahudi Tarikatı’ adlı kitabında, ‘Pakraduniler,varlıklarını Juda İmparatorluğunun sonlarından itibaren (M.Ö.7 yüzyıl) 20. yüzyıla dek sürdürülmüş olan Ermeni Yahudi karışımı bir kavimdir’ demekteydi. ‘Kripto Yahudilik’ konusunda uzman olan Prof.Dr. Abraham Galante, ‘Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive’’/4.baskı:1933; Fransızca İst’ kitabında, Pakradunilerin Erzurum, Sivas arasında  Marmara Denizinin Avrupa yakasında  ve İstanbul Hasköy’de yaşamış olduklarını; 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürdüklerinden,Portekizli Maranolar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabileceklerini belirtir.
Dabağyan,Pakraduniler’in kullandığı isimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek;Ermeni tarihçiGatoğigos Gorenazi’den şu nakilde bulunur; “Simpat  adını, Pakraduniler oğullarına verirler. Bu isim İbraniceden gelmektedir ve aslı Şampat’tır. Ermeniler arasında pek revaç görmüş olan Pakrat, Simpat, Aşot,Kakik, İsrael, Tavit gibi isimlerin, Ermeni menşeli olmadığı bariz şekilde meydana çıkmakta. Dağbağyan Bizanslı tarihçi Pavstos’un 3. asırda bölgede iskân edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini kaydeder.
Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi Cemaatleri konusunda uzman isimlerden Dr. Gad Nassi, Pakraduniler’in 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan /Eğin (yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgelerde varlıklarını sürdürdüklerini belirtir. Nassi’ye göre cemaatin yayılımı; Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova’ya kadar uzanmaktaydı. Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziksel görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, evlerinde bir vefat gerçekleştiğinde yedi gün iş yapmayıp, Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunu ifade ediyor. Bununda Ermeniler arasında ‘Yahudiliğin bir uzantısı’ olarak değerlendirildiği söyler. Nassi, Pakradunilerin ticaret ve finans alanında  çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19. yüzyıla kadar Gürcistan’da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiklerini de ifade etmekte.
Dabağyan, 1862 ve 1895’te iki kez denenen isyanın Türkiye’ye sadık Gregoryan Ermenilerin’ destek vermemesi üzerine akamete uğradığını ve Pakradunilerin kışkırtıcı bir rol aldıklarını belirtiyor. Araştırmacı, Pakradunilerin hâlâ var olduğunu fakat organize olup olmadıklarını bilmediğini ve çocukluğunda Pakraduni tabirinin hakaret anlamında da kullanıldığı belirtiyor.2

                                                                                                                       YUSUF BESALEL (Şalom Gazetesi)

25 Ocak 2016 Pazartesi

Big Bang’e Karşı Oluşturulan Bilimsel Modellerin İncelenmesi

Big Bang teorisi ile evrenin bir başlangıcı olduğu, bu başlangıçta maddenin çok yoğun, sıcaklığın ise çok yüksek bir seviyede bulunduğu, evrenin genişlemesi ile yoğunluğun ve sıcaklığın düştüğü ve düşmeye devam ettiği; anlatılan bu süreç içinde atom-altı parçacıklardan galaksilere kadar tüm evrensel oluşumların gerçekleştiği söylenir. Big Bang teorisinin bu temel ortak noktalarının dışında yapılan kozmolojik birçok tartışma da vardır. Örneğin evrenin artışı sabit olan bir hızla mı genişlediği, yoksa belli bir dönemde şişerek(enflasyonist bir şekilde) mi genişlediği, evrenin genişleme hızını ifade eden Hubble sabitinin tam değerinin ne olduğu, sicim kuramlarının kütle çekimi kuvvetini açıklamakta ne kadar başarılı olduğu, bu tartışmalar arasında sayılabilir. Bizi amacımızın dışına çıkartacak bu tartışmalara bu kitapta girmeyeceğim. Evrenin sabit bir hızla genişlemesi veya genişlemenin belli dönemlerde sıçramalar yapması, Hubble sabitinin beklenenden küçük veya büyük çıkması, bu kitapta üzerinde odaklandığımız sonuçlar bakımından önemli değildir. Bu bölümde özellikle evrenin bir başlangıcı olduğu fikrine karşı, evrenin ezeli olduğunu bilimsel bir şekilde savunmaya çalışmış olan modelleri ele alacağım ve onları bilimsel açıdan inceleyeceğim. Gerçi Big Bang teorisinin temel ve yan delilleri Big Bang’i ispat ederken karşıt tüm modelleri geçersiz de kılmaktadır. Fakat yine de öneminden dolayı bu modelleri ele alıp incelemek yararlı olacaktır. Bölümün sonunda ise, hiçbir delile dayanmadan, hayali bir kurgudan öteye geçemeyen modellere Ockhamlı’nın usturasının uygulanması önerilecektir.

1- DURAĞAN DURUM (STEADY STATE) MODELİ

EVRENİN GENİŞLEMESİ İLE MATERYALİZMİ UZLAŞTIRMA

1918’de William MacMillan’ın ve 1920’lerde James Jeans’in çalışmaları Durağan Durum modelini ortaya atanlara ilham kaynağı olmuştur. Fakat Durağan Durum modeli 1940’lı yıllarda Hermann Bondi, Thomas Gold ve Fred Hoyle’un çalışmalarıyla ortaya konmuştur. Bu yıllarda artık hiçbir bilim adamı, Hubble’ın evrenin sürekli genişlediğine dair gözlemlerine direnememektedir. Maddeyi ve evreni, ezeli ve değişmez kabul eden ateistler bu sonucu kabullenemediler. Genişleyen evren değişmez olamazdı. Değişen sonsuzdan beri var olamazdı, eğer sonsuzdan beri var olamazsa başlangıcı olmalıydı. Devamını ise düşünmek bile istemiyorlardı.
Bir tarafta evrenin genişlediğine dair gözlemsel ve teorik deliller, diğer tarafta maddeyi evrenin biricik unsuru kabul eden materyalistlerin, evrenin değişimini kabullenemeyişleri vardı. Durağan Durum modeli bu tarz bir ruh haliyle, evrenin genişlemesine rağmen değişmediğini ortaya koymak için geliştirildi.
Bu modelin mimarlarının en ünlüsü Fred Hoyle idi; O, Big Bang ismini teoriyle alay etmek için kullanmıştı, fakat sonra teori bu isimle meşhur oldu. Hoyle’un, Big Bang’in felsefi sonuçlarından rahatsız oluşu bir sır değildir. O, Big Bang’in bir başlangıcı gerektirdiğini ve bu başlangıç fikrinin evrenin, evren dışındaki Tanrı ile açıklanmasına sebep olacağını söylüyor ve bundan memnuniyetsizliğini ifade ediyordu. Durağan Durum modeli böylece yeni bir bilimsel bulguya dayanmadan, ateist endişelerle oluşturuldu. Fred Hoyle gibi çok iyi bir fizikçinin buna sahip çıkışı, Big Bang teorisi için iyi bir sınav oldu. Big Bang’in karşısında, her ne olursa olsun bu teoriyi yalanlamak için çalışan ünlü bilim adamları vardı. Fakat gücünü gerçekliğinden alan bir teori tüm bunlara direnebilmeliydi.

BAŞLANGIÇTAN KAÇIŞ İÇİN SÜREKLİ YARATILIŞ FİKRİ

Big Bang teorisinde ortaya konduğu gibi, evren genişledikçe madde yoğunluğu azalmaktadır. Eğer evren ezeli olsaydı, azalan madde miktarı yüzünden hiçbir yıldız, hiçbir gezegen oluşamazdı. Hoyle, bu sorunu çözmek için ortaya beklenmedik bir iddia attı. Genişlemeyle ortaya çıkan madde yoğunluğunun azalması sorunu, sürekli madde yaratılışı ile halledilebilirdi. Hoyle’u tanımayanlar ve bu iddiayı ortaya atışındaki arka planı bilmeyenler, O’nun, Tanrı’nın sürekli yaratışını temellendirmek için böyle bir iddia ortaya attığını sanabilirler. Fiziğin en temel ilkelerinden biri madde ve enerjinin korunmasıdır. Bu iddia, bu en temel yasaya uymamaktadır. Fakat genişleyen bir evrenin değişmediğini, böylece ezeli olduğunu iddia etmek için başka bir yol yoktur. Hoyle “yoktan ve sürekli madde yaratılışı” fikrini muhakkak ki çok isteyerek ortaya atmamıştır. Fakat genişleyen evrenin onu götürdüğü çaresizlik, bu fikri iddia etmesine sebep olmuştur.
Hoyle, bu iddiasını ortaya atarken, gözlemsel ve deneysel hiçbir veriye sahip olmamıştır, hiçbir zaman hiç kimse de bu konuda bir delil ortaya atmış değildir. Hoyle, bu metafizik iddiasını, fiziksel bir iddia olarak sunmaya çalıştı. Fakat yeni maddenin veya yeni enerjinin ( ’ye göre madde enerjinin bir formudur. Madde enerjiye, enerji de maddeye dönüşebilir) nereden geldiğini hiçbir zaman gösteremedi. Bunun yerine yapılan hesaplarda, her 10 milyar yılda, evrenin her metreküpünde iki hidrojen atomunun yaratılması gerektiği söylendi. Bu miktar çok küçüktür, ama nereden ve nasıl bu atomların yaratılacağı sorusunun cevabı yoktur.

YARATILAN MADDENİN MİKTARI SORUNU

Hoyle’un iddiasının geçersizliğini açıklayan yazıların hemen hepsinde Durağan Durum modelinin bu açmazı ortaya koyulur. Dikkat çekmek istediğim gözden kaçan bir açmaz daha vardır. Eğer böyle bir madde yaratılıyor olabilseydi, bir de bu maddenin gerekli oranda nasıl yaratıldığı sorunu ortaya çıkacaktı. Evrenin genişleme hızına göre gerekenden az madde yaratılıyor olsaydı, uzay, atomlar arası mesafelerin galaksiler arası mesafelere eşit olacağı bir mekan olurdu. Yaratılan madde miktarı gerekenden çok fazla olsaydı, uzay, her noktası bir yıldız çekirdeği kadar yoğun durumda da olabilirdi.
Öyleyse, Durağan Durum modeli, “yoktan sürekli yaratılan maddeyi” açıklayamadığı gibi, bu yaratılışın durağan durumun sabitliğini nasıl koruduğunu açıklamakta da çıkmaz içindedir. Bilinçsiz olan fiziki süreçler, adeta bilinçliymişçesine nasıl sabit bir durumu korumak için düzenli ve sürekli bir yaratılışı gerçekleştirebilirler? Durağan Durum modelinin savunucuları bu noktada da açmaz içindedirler.
Ünlü fizikçiler Alpher ve Herman’a göre 1950’li ve 1960’lı yıllarda Durağan Durum modelinin ilgi görmesinin iki sebebi vardır. Bunlardan birincisi, Big Bang’i savunanların, o yıllarda evrenin genişleme oranını ve evrendeki madde yoğunluğunu iyi hesaplayamamaları neticesinde evrenin yaşının olduğundan genç olduğunu savunmalarıydı. Bu ise yıldızların hesaplanan yaşıyla uyumsuzluk kaydetmişti. Daha sonraki yıllarda gelişen teleskoplar ve yeni ilerlemeler ile bu sorun çözüldü (Evrenin yaşının değişik yöntemlerle hesaplanmasını daha önce işledik).
İkinci neden ise Big Bang teorisinin evrenin bir başı olmasını gerektirmesiydi ve bunun felsefi sonuçları kabul edilemiyordu. Bu sorun hiçbir zaman aşılamazdı, çünkü bu sorun bilimsel değil psikolojikti. Ünlü fizikçi Arthur Eddington şu satırlarında bu psikolojik yapıyı ortaya koymuştur. “Bu konuyu (evrenin genişlemesi) ele alıştaki zorluk, bunun, her şeyin ani ve özel bir başlangıcı olduğunu gerektirmesindendir. Evrenin başlangıcı olduğu fikrini, felsefi açıdan iğrenç buluyorum…”

GENİŞLEMENİN MEKANİZMASI SORUNU

Durağan Durum modeli, genişleyen fakat değişmeyen bir evren sunuyordu. Peki evreni genişleten mekanizma neydi? Neden bütün galaksiler tek bir merkezden fırlatılmışçasına, bir balonun şişmesi gibi genişliyorlardı? Durağan Durum modelini ortaya koyanlar bunu hiçbir zaman izah edememişlerdir. Oysa Big Bang, genişlemeyi sağlayan mekanizmayı mükemmel bir şekilde açıklıyordu.
Durağan Durum modelinde genişlemenin sonsuzdan beri devam ettiği iddiasını düşünün. Böyle bir evren hem zaman açısından, hem hacim açısından sonsuz olacaktır. Bu ise karşımıza birçok paradoks çıkaracaktır. Örneğin karşımıza daha evvel bahsettiğimiz Olber paradoksu çıkar. Sonsuz madde ile dolu sonsuz evrenden gelen ışıklar geceyi de gündüz kadar aydınlatmalıdır. Aradaki toz bulutlarının ışığı emmesi bir şey değiştirmez, bir süre sonra bu tozlar da ısınıp, soğurduğu ışınımla aynı yoğunlukta parlayacaktır. Fakat hepimiz görüyoruz ki gece karanlıktır ve bu gözlemimiz, sonsuz büyüklükte ve galaksilerle dolu olan Durağan Durum modelinin evrenine aykırıdır.

HOYLE’UN BIG BANG’E KATKILARI

Hoyle ve arkadaşları, hidrojen atomlarının, çekim gücünün etkisiyle birleşerek, büyük kürelere dönüşüp, yıldızları oluşturduklarını ortaya koydular. Yuvarlanan kartopunun büyümesi gibi büyüyen kürelerde, kütle çekiminin içe doğru basıncı da sürekli artmaktaydı. Bu basınç çoğaldıkça hidrojen atomlarını birbirinin içine geçirerek, bir sonraki ağır atom olan helyumu oluşturdu. Buradan açığa çıkan enerji, yıldızların içindeki çekim gücünü dengeler ve dışarı doğru patlayıcı basınç yapar. Bu süreç yıldızların milyarlarca yıllık ömrünü sağlar. Anlaşıldı ki yıldızlar, Aristo’nun sandığı gibi sonsuz bir yakıtla yanmamaktadır; fakat hidrojenin helyuma dönüşmesinden oluşan bu yakıt, milyarlarca yıl bir yıldızı yaşatabilmektedir.
Hoyle ve arkadaşları, yıldızların içinde oluşan süreçte elementlerin birçoğunun oluştuğunu gösterebildiler. Peki yıldızları yapacak hidrojen nasıl oluşmuştu? Atom-altı kuram, hidrojenin meydana gelmesi için çok yüksek sıcaklıkta bir ortam gerektirmektedir. Big Bang, evrenin, çok yoğun ve çok sıcak başlangıcı olduğunu söylemektedir. Hoyle’un “Bana fosilini bulun” dediği bu sıcak başlangıcın 1965 yılında fosilinin bulunmasıyla Durağan Durum taraftarları önemli ölçüde pes ettiler. Kozmik fon radyasyonunun anlatıldığı bölümde bu konu detaylıca işlenmiştir.
1990’lı yıllarda Durağan Durum modelini geçersiz kılan birçok yeni delil ortaya kondu. Artık evrenin genişlemesiyle madde yoğunluğunun azaldığı, yıldızların ve ışığın günün birinde yok olacağı biliniyordu. Hele bir de bu yıllarda COBE uydusundan, kozmik fon radyasyonu ile ilgili ilave deliller gelince, zaten savunulamaz durumda olan Durağan Durum modelinin geçersizliği ek deliller kazandı. Uzaktaki cisimlerin kozmik fon radyasyonunun, daha sıcak olduğunun ölçülmesi de 1990’lı yıllarda bulunan ve Durağan Durum modelini geçersiz kılan delillerdendir. Uzak cisimlere bakarken aslında evrenin geçmişine bakıyoruz, çünkü ışık hızı çok hızlı olsa da sonlu bir hızdır. Evrenin geçmişinin daha sıcak olduğunun tespiti tek başına Durağan Durum modelini geçersiz kılacak niteliktedir. Sonuç olarak Ivan King’in kelimeleriyle: “Durağan Durum modeli uzayda her şeyin zamanla nasıl değiştiğinin kesin gözlemlerle ispatlanması sonucunda istirahate çekildi.”
Big Bang, evrenin, aşamalı gelişmeli bir süreçle oluştuğunu ortaya koyar. Yıldızların içindeki elementlerin oluşumu bu sürecin bir parçasıdır. Hoyle ve ekibinin bu konudaki katkıları ve Big Bang’e yaptıkları muhalefetin yeni delillerin bulunmasına sebebiyet vermesi çok önemlidir. Bu yüzden O ve ekibi, Big Bang teorisinin detaylı bir şekilde ortaya konmasına emekleri olan Lemaitre, Friedmann, Hubble ve Gamow ile birlikte anılmaktadırlar.

DURAĞAN DURUM MODELİ’Nİ GEÇERSİZ KILAN DELİLLERİN ÖZETİ

Durağan Durum modeli, Big Bang teorisine karşı en uzun süre direnen teoridir. Bu yüzden Big Bang teorisinin tarihi, Durağan Durum modelinin anlatımını da içerir. Bu modelin, uzayın genişlemesini kabul etmesine rağmen, evrende değişimin ve başlangıcın olmadığına direnmesi de önemlidir. Bu model, materyalizmin ezeli evren fikrini savunmak için ortaya atılmış, ünlü bilim adamlarınca savunulmuş ve materyalistlerin en iddialı bilimsel çabası olmuştur. Bu modeli geçersiz kılan delillerin bir kısmını şöyle özetleyebiliriz:
1- Durağan Durum modeli, fiziksel bir süreçle sürekli olarak maddenin yoktan yaratıldığını söyler, fakat fiziksel olduğu söylenen bu süreç, fizik yasalarına aykırıdır.
2- Eğer Durağan Durum modelinin ileri sürdüğü gibi madde sürekli olarak yoktan yaratılsaydı, bu yoktan yaratılış sürekli belli bir oranı tutturmak zorundaydı. Sadece fizik yasalarına dayanarak oluştuğu söylenen bu dengenin açıklaması yapılamaz.
3- Enerjiden her madde oluşmasında madde miktarı ile tamamen aynı miktarda anti-madde oluşur. Eğer evrende sürekli olarak enerjinin maddeye dönüşümü ile madde yaratılsaydı, madde ile tamamen aynı miktarda anti-madde olacaktı. Bu gözlenen evrene aykırıdır (Big Bang’in sıcaklığı maddenin anti-maddeden fazla çıkışını açıklayabilir).
4- Evrenin genişlemesini açıklayacak bir mekanizma (Big Bang gibi), Durağan Durum modeli ile ortaya konamaz.
5- Durağan Durum modeli evrendeki çok büyük orandaki entropiyi açıklayamaz.
6- Gözlenen kozmik fon radyasyonu, Durağan Durum modelini geçersiz kılar.
7- Çok uzaktaki yıldızlardan elde edilen bilgiler ile evrenin eski dönemindeki kozmik fon radyasyonunun, mevcut kozmik fon radyasyonundan daha sıcak çıkması, Big Bang’i ispat ederken Durağan Durum modelini geçersiz kılar.
8- Evrende belli bir noktadan sonra kırmızıya kaymaların gözlenmemesi, Durağan Durum modelinin, sonsuz büyük evren iddiasını geçersiz kılmaktadır.
9- Durağan Durum modeli sonsuz evren tasarımıyla Olber paradoksunun oluşmasına sebep olmaktadır.
10- Durağan Durum modelinde, kendi kendine oluşan madde, hidrojene nispetle belli bir helyum oranında olmalıdır. Bu oranın mevcut modelde nasıl oluşacağı belirsizdir. Oysa bu konuda, Big Bang’e dayanarak yapılan öngörü kusursuzdur.
11- Evrendeki döteryum, lityum gibi hafif elementlerin Durağan Durum modelinde hiçbir açıklaması yoktur (Big Bang teorisi ile bunlar çok düzgün bir şekilde tahmin edilmiştir).
12- Galaksilerin ve kuasarların geçmişteki ışığını algılıyoruz. Onların galaksimize yakın bölgelerden maddesel karakter ve dağılım itibariyle farklılıkları Durağan Durum modelini makul olmayan bir duruma getirmiştir.
13- Hugh Ross’un dediği gibi, galaksimizin çevresinde çok yaşlı galaksilerin olmaması Durağan Durum modelinin, evrenin sonsuz yaşı olduğu iddiasını; galaksimizin çevresinde çok genç galaksilerin olmaması ise Durağan Durum modelinin sürekli yaratılış fikrini geçersiz kılmaktadır.
14- Evrendeki gaz bulutlarının sonsuza dek yıldız oluşumuna izin vermeyeceğinin anlaşılması Durağan Durum modelinin sabit, değişmez evren fikrini yıkmıştır.

2- AÇILIP KAPANAN (OSCILLATING) EVREN MODELİ

DELİL YERİNE FELSEFİ ENDİŞE

Durağan Durum modeli uzun yıllar Big Bang teorisinin en ciddi rakibi olarak görüldü. Fakat gözlemsel astronominin buluşları, Durağan Durum modelini saf dışı bırakırken, Big Bang’in delilleri gittikçe daha da arttı. Evrenin bir başlangıcı olduğu fikrinin felsefi sonucundan rahatsız olanlar, bunun üzerine Açılıp Kapanan (Oscillating) Evren modelini ortaya attılar. Bu model de bilimsel bulgular sonucunda değil, felsefi endişelerin sonucunda ortaya atıldı. Bunu John Gribbin’in şu sözlerinden anlayabiliriz: “Evrenin ortaya çıkışını anlatan Big Bang Teorisi ile ilgili en büyük problem felsefidir, hatta teolojiktir(ilahiyatla alakalıdır) diyebiliriz. O zaman patlamadan önce ne vardı? Bu problem tek başına Durağan Durum modeline başlangıçtaki hızını vermeye yeterliydi; fakat bu teori ne yazık ki gözlemlerle çatışmaktadır, bu güçlükten kurtulmanın en iyi yolu, evrenin bir tekillikten açılıp, geriye kapandığını, tekrar açılıp, tekrar kapandığını ve bu süreçlerin belirsiz sayıda olduğunu söyleyen modelle ortaya konulmuştur.”
Hiçbir gözlemsel delil ve teorik sebep yokken, Açılıp Kapanan Evren modelinin ortaya konması, sadece ve sadece evrenin başlangıcı olduğu sonucunun bizi evren dışı bir Sebep’e ve Güç’e götürmesi yüzündendir. Fakat bu çaba bir şeyi ispatlamaktadır: Big Bang’in delilleri o kadar güçlüdür ki, bu teorinin götürdüğü felsefi sonuçlardan kaçınmak isteyenler bile, sonuçta bu modeli tekrarlatarak, bu teorinin bir başlangıcı gerektiren felsefi sonucundan kaçınma yoluna sapmışlardır.

EVRENİ YENİDEN AÇACAK BİLİMSEL BİR MEKANİZMA YOK

Her şeyden önce bu model, fiziğin bilinen tüm kurallarına aykırıdır. Yale Üniversitesi’nden Profesör Tinsley’in dediği gibi evrenin kapanışını geriye doğru sıçratacak hiçbir fizik kuralı yoktur. Fiziğin bize söylediklerine göre evren, uzay ve zaman hep beraber Big Bang ile başlar, daha sonra bu genişleme ya Big Chill (Büyük Donma) veya Big Crunch (Büyük Çatırtı) ile son bulur.
Evrendeki genişlemenin bir noktada durup kütle çekiminin etkisiyle geri kapanmanın (Big Crunch) mı yaşanacağı, yoksa genişleme hızının kütle çekimine galip gelip evrenin bir ısı ölümüyle (Big Chill) mi yok olacağı hala tartışılmaktadır. Bu senaryolardan hangisinin doğru olduğunun bilinebilmesi için şu değerlerin tam olarak hesaplanması gerekmektedir:
1- Evrendeki madde yoğunluğu
2- Evrenin yaşı
3- Evrenin genişleme hızı
İki senaryodan hangisinin daha doğru olduğunun hesabı için özellikle “madde yoğunluğunu” hesaplamak önemlidir. Saydığımız üç şıktan en çok sorunlu olan ise madde yoğunluğunun hesaplanmasıdır. Çünkü evrendeki karadelikleri (ışık yaymadığı için) ve nötrino gibi egzotik maddeleri tam olarak hesaplamak mümkün olmamaktadır. Evrendeki kapanmayı sağlayacak madde miktarı “Omega” diye adlandırılan kritik bir değerle ifade edilmektedir. Şimdiye kadarki hesaplar, evrendeki madde yoğunluğunun kritik değerin altında olduğunu göstermektedir. Bu beklenenden çok egzotik madde veya karadelik bulunmasıyla (veya kütle çekimi olan başka maddeler) değişebilir.
Maddenin kritik yoğunluğun altında olması evrenin sürekli genişleyerek bir ısı ölümü yaşayacağını söylediğinden, bu senaryo artık evrenin kapanmasına izin vermez ve Açılıp Kapanan Evren modelini geçersiz kılar. Ben, bu iki senaryodan, Büyük Çatırtı’nın (Big Crunch) gerçekleşmesinin evrendeki tabloyla daha uyumlu olduğunu sanıyorum. Ham madesi toprak olan elementlerden yaratılan bitkiler, hayvanlar ve insanlar ölünce asıllarına geri dönmektedirler. Toz bulutlarından oluşan yıldızlarda da aynı geri dönüşü gözlemleyebiliriz. Evrenin başladığı şekilde kapanması bence genel evren tablosuyla daha uyumlu ve daha güzel bir senaryodur. Kitabımız boyunca mevcut bilimsel delillerden sonuca gittik. Bu konuda ise evrendeki mevcut tabloya bakarak olası gözüken iki senaryodan hangisinin yaratılmasının daha uygun olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Tabi ki bu bir tahmindir, bilimsel bir veri değildir. Bu tahmini yapıştaki motivasyonum daha basit, daha güzel, daha uygun gördüğüm senaryodan yana oyumu kullanmamdır. Bu yine de bir tahmindir…
Evrenin kapanacak olması, kütle çekimine karşı gelecek ve maddeyi dışarıya çekecek hiçbir fiziksel kuvvetin olmaması karşısında nihai son olur. Kısacası evrendeki maddenin, genişlemeyi durdurup, kapanışa geçirtip ve kapanmayı sağlaması birşey değiştirmez: Açılıp Kapanan Evren modeli yine fizik kurallarına aykırıdır.

TEKİLLİK ZAMANIN DURMASIDIR

Roger Penrose, her kara deliğin bir tekillik olduğunu ve madde parçacıklarının bu tekilliğin içinde birbirinin üzerinden kayıp geçmesinin mümkün olmadığını gösteren ilk kişidir. Penrose daha sonra Hawking ile yaptığı çalışmalarında, evrenin ve zamanın bir tekillikten doğduğunu ispat etmiştir. Bundan önce, Açılıp Kapanan Evren modelini savunanlar, evrenin kapanma döneminde bir tekilliğe düşmeden, maddenin yan yana geçerek evrenin yeniden açılacağını söylemişlerdi. Penrose ve Hawking’in matematiksel ispatları bunun mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Bu ikilinin çalışmaları, bu tekilliğin içinde zamanın durduğunu da göstermiştir. Kısacası, evrenin kapanması demek, zaman kavramının bitmesi demektir, oysa Açılıp Kapanan Evren modeli ile zamanın hiç kesintiye uğramadan devam ettiği, evrenin bir başlangıcı olmadığı savunulmaya çalışılmıştı.
Einstein, izafiyet teorisini ortaya koymadan önce; uzayın içinde zamana bağlı olarak cisimlerin çekim uyguladığı, galaksilerin hareket ettiği, fakat uzayın ve zamanın bunlardan hiç etkilenmediği zannediliyordu. İzafiyet teorisinin yol açtığı en büyük zihinsel devrim, uzayın ve zamanın da değişken olduğunu ve bunların birbirine bağlı olup, her ikisinden uzay-zaman diye bir arada söz edilmesinin doğru olduğunu göstermesidir. O zaman uzayın kapandığı an olan “tekillik”, zamanın yok oluşunu ifade eder. Artık kapanan evreni yeniden açacak bir kuvvet kalmadığı gibi, bu olaylar dizisini devam ettirebileceğimiz bir “zaman” da yoktur.
Bu yüzden “Big Bang’den önceki zamanda ne oldu?” sorusuna, “Big Bang’den önce uzay-zaman yoktu” diye cevap verilir. Peki “Big bang uzayın neresinde oldu?” diye sorulursa ise cevap “Big Bang uzayı oluşturdu, Big Bang’ten önce uzay yoktu” şeklindedir.

ENTROPİDEN KAÇILMAZ

Önceden gördüğümüz gibi termodinamiğin ikinci kanunu evrende sürekli entropinin arttığını söylemektedir. Buna göre en sonunda termodinamik dengeye gelinecek ve hareket duracaktır. Entropi artışı, mekanik bir işi gerçekleştirecek enerjinin gittikçe azalması demektir. Atılan bir topun zıplamalarının gittikçe azalıp sonunda durması buna bir örnektir. Açılıp Kapanan Evren modeli ile evrenin ve zamanın sonsuz sürekliliği savunulmaya çalışılmıştır. Bu süreklilik ise, evrenin her durumunun birbiriyle fiziki bağlantısını gerektirir. Fakat entropiden kaçış yoktur. Evren açılıp kapanabilseydi bile entropisi arttığından bir süre sonra açılmayı sağlayacak mekanik enerjiyi bulamayacaktı. Fiziğin en temel yasalarından olan entropi, her durumda evrenin sonu olduğunu, sonu olanın ise başı olması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Gözlemsel astronominin verileri de bu modeli geçersiz kılmıştır. Evrende görünen maddenin homojen yayılımı bu model ile açıklanamaz. Evrenin çöküş döneminde birçok yeni karadelik oluşacaktır ve bu karadelikler ile daha önceden var olan karadelikler, etraflarındaki maddeyi yutarak kapanacaktır. Bu ise maddenin homojen olmayan bir şekilde yayılmasını doğurur. Evrenin kapanışı başlangıç döneminden daha çok karadelikli olup, evrenin ilk döneminin tam simetriği değildir. Bu ise homojenitenin ve istenen simetrinin her açılıp kapanmaya taşınmasını önler. Bu da açılıp kapanmanın sürekliliğini imkansız kılar.

RİCHARD TOLMAN’IN ÇALIŞMALARI

Richard Tolman’ın çalışmaları da Açılıp Kapanan Evren modelinin imkansız olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre evren, Big Bang sürecinden kalan ışınımlara sahiptir ve yıldızların yaydığı ışık bunu sürekli arttırmaktadır. Buna göre, evren eğer kapanmaya başlarsa, Big Bang’den hemen sonraki ışınım enerjisinden daha fazla ışınım ile kapanmaya başlayacaktır. Yani evren eski boyutuna ulaştığı her noktada daha sıcak olacaktır, bu, maddeden ışınıma enerji transferi ile gerçekleşmiştir. Bu, evrenin daha hızlı çökmesine neden olur.
Eğer fiziki olarak yeniden açılma mümkün olabilseydi, evrenin daha evvelki genişlemesinden daha hızlı gerçekleşecekti. Bu ise bir noktadan evrenin kapanamayacak hızda genişlemesi demektir. Rus fizikçiler İgor Novikov ve Yakob Zel’dovich de Açılıp Kapanan Evren modelinin simetrik döngülerinin savunulamayacağını ve bu modelin sonlu bir başlangıç fikrinden kaçamayacağını çalışmalarıya göstermişlerdir.

EVRENİN KRİTİK HIZININ AYARLAYICISI

Açılıp Kapanan Evren modelinin sadece fiziksel olarak işlediğini ve hiçbir evren dışı Güç’ün bunda etkisi olmadığını söyleyenleri, bekleyen çok önemli bir sorun daha vardır. Eğer Big Bang çok hızlı bir patlama olsaydı, evrendeki madde çok hızlı bir şekilde uzaya dağılacaktı ve hem yıldızlar hem de galaksiler oluşamayacaktı. Eğer Big Bang daha yavaş bir patlama olsaydı, bu sefer kütle çekiminin etkisiyle madde hemen kapanacaktı ve hem galaksiler hem de yıldızlar yine var olamayacaktı. Açılıp Kapanan Evren modelinde bütün patlamaların simetrik olması gerekmesinin bir sebebi budur. Çünkü öbür türlü madde bir daha toplanmayacak şekilde dağılıp sona gelinecektir veya hiçbir zaman açılamayacak bir şekilde kapanma yaşanacaktır. Entropi Yasası ve Tolman’ın çalışmaları, Açılıp Kapanan Evren modeli mümkün olsaydı bile bu sondan kurtulmanın imkansızlığını göstermektedir.
Bir an için Entopi Yasası’nı ve Tolman’ın çalışmalarını bilmediğimizi düşünelim. Evrenin hemen çökmemesi ve maddenin gök cisimlerini oluşturmadan dağılmaması için Big Bang patlaması kritik bir hızda olmalıdır. Bu hızın oluşmasının olasılığı, bazı bilim adamlarının benzetmesine göre bir kurşun kalemin havaya atıldığında ucunun üstünde durmasının olasılığı kadar bile değildir. Bu olasılığın deneme yanılmayla bulunması mümkün değildir. Çünkü yanılmaların bir yönü maddeyi kaçırır, bir yönü ise açılamayacak bir tekillik oluşturur. Öyleyse Açılıp Kapanan Evren modelini oluşturanlar, bir defa havaya atılan bir kurşun kalemin, ucunun üzerinde tesadüfen durduğunu kabul etmek zorundadırlar; ayrıca bu kalemin havaya her atılışında bu olayın tekrar tekrar gerçekleştiğini de kabul etmek zorundadırlar. Evreni düzenleyici dış bir Güç kabul etmeyenler ne yapabilirler ki?

AÇILIP KAPANAN EVREN MODELİNİ GEÇERSİZ KILAN DELİLLERİN ÖZETİ

Bu modeli Hindu reenkarnasyon inancının bilimsel karşılığı olarak görenler olmuştur. Hindu inancında evren ezelidir ve ruhlar, evrenin içinde döngüsel bir gelip gitme yaşarlar. Hindu “reenkarnasyon” inancı da köklerinde ezeli evren fikrini taşımaktadır. Açılıp Kapanan Evren modeli ezelilik ile döngüselliği bir arada taşıdığı için, Hint reenkarnasyonuna benzetilmiştir.
Açılıp Kapanan Evren modelinin tek bir delili bile yoktur. Üstelik bilimsel deliller, Açılıp Kapanan Evren modelini geçersiz kılmıştır. Bu modeli geçersiz kılan bilimsel verilerin bir kısmını şöyle özetleyebiliriz:
1- Kapanan bir evrenin yeniden açılması, yer çekimi gibi fiziksel yasalara aykırıdır.
2- İzafiyet teorisinin formülleri üzerine çalışmalar Big Bang’in, uzayın ve zamanın başlangıcı olduğunu ortaya koymuştur.
3- Evrendeki maddenin homojen yapısı Açılıp Kapanan Evren modeli ile uyuşmaz.
4- Termodinamiğin ikinci kanunu (Entropi Yasası) bütün verilerden bağımsız olarak ezeli Açılıp Kapanan Evren modelini geçersiz kılmıştır.
5- Tolman’ın çalışması, eğer evren kapandıktan sonra yeniden açılabilseydi, her açılmanın ilkinden daha hızlı olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu ise bir noktada, tüm maddenin bir daha toplanamayacak şekilde dağılması demektir. Sonuçta evren ebedi olamıyorsa başlangıcı olmalıdır.
6- Açılıp Kapanan Evren modeli evrenin “kritik hızda” genişlemesini gerektirir. Fakat ayarlayıcı üstün bir Güç olmadan, bu kritik hızın nasıl gerçekleştiğini tarif edemez.
7- Açılıp Kapanan Evren modeli bu “kritik hızın” sürekli korunmasını da gerektirir. Bu ise tesadüfen ucu üstünde durmuş olan kaleme her tekme atılışında bu kalemin yine ucu üstünde durmayı başarması gibidir.

3- STEPHEN HAWKING VE HAYALİ ZAMAN

HAWKING VE PENROSE’UN TEKİLLİK TEOREMLERİ

Stephen Hawking ve Roger Penrose, Einstein’ın formüllerini kullanarak yaptıkları çalışmalarda, evrenin ve zamanın bir tekillikten başladığını, Big Bang’den önce zaman kavramının bir anlamı olmadığını ortaya koymuşlardır. Hawking, Kant’ın antinomilerini, Newton’un “mutlak zaman” kavramına göre oluşturduğunu, bu yüzden yanıldığını göstermektedir. Ayrıca O, Augustine’in, zamanın evren ile beraber başladığına dair düşüncesini, zamanın izafiyetine dair bilgilerin bilinmediği bir dönemde ortaya koymasını övmektedir. Hawking, hiçbir zaman Penrose ile yaptığı çalışmaları geçersiz kabul etmemiş, her zaman bu çalışmalarına sahip çıkmış ve bu çalışmalarını doğru bulmuştur. “Zamanın Kısa Tarihi” isimli ünlü kitabında Hawking şöyle demektedir: “Roger Penrose ve ben gösterdik ki, Einstein’ın genel görelilik kuramı, evrenin bir başlangıcının olmasını gerektirir ve de olası bir sonunun.”
Peki Stephen Hawking’in, evrenin bir başlangıcı olmadığına dair izahı nereden çıkmaktadır? Evrenin başlangıcı olduğunu teorik olarak Penrose ile beraber ispat ettiğini söyleyen bir kişi, diğer yandan bir başlangıcın olmadığını nasıl söyler? Hele hele Hawking’in en son kitapları da dahil tüm çalışmalarında, Penrose ile beraber yaptığı çalışmalara sahip çıktığını, bunları hiç reddetmediğini düşünürsek, bu çelişki nasıl açıklanabilir?

HAYALİ ZAMANIN İŞİN İÇİNE SOKULMASI

Big Bang ile ilgili bilgimiz Planck zamanına kadar gitmektedir. Planck zamanı, Big Bang’ten sonraki saniyedir. Bu sayıyı yazmaya üşenmezseniz şöyle de yazabilirsiniz: 0.0000000000000000000000000000000000000000001 saniye.
Hawking de bilgimizin buraya kadar gittiğini kabul etmekte, fakat Big Bang başlangıcı ile bu zaman dilimi arasındaki bilinememezlikten rahatsızlık duymaktadır. Bu zaman diliminde sıcaklık Kelvin gibi müthiş bir değere ulaşmaktadır. Bu sıcaklık yüzünden, kütle çekim kuvveti, nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvetlerin hepsi birleşmekte ve bu zamandan öncesi bilimsel olarak tanımsız olmakta, fizik kuralları durmaktadır.
Hawking, “fizik kurallarının” kesildiği bu andan rahatsız olmaktadır. O’na göre bu nokta fizik kurallarının bağımsız geçerliliğine bir darbedir. Hawking, “Ceviz Kabuğundaki Evren” kitabında, bu rahatsızlığını şöyle dile getirmektedir: “Eğer bilim kanunları evrenin başlangıcında askıdaysa, başka zamanlarda da yanlış olamazlar mı?” Hawking, evrenin ve fizik kanunlarının evren dışı bir Güç tarafından yaratıldığı, evrenin ve fizik kanunlarının O’na bağımlı olduğu fikrini pozitivist yaklaşıma aykırı görmekte, her şeyi mutlaka mevcut fizik kanunları çerçevesinde açıklamaya çabalamaktadır. Zamanın “gerçek zaman” olması halinde başlangıcı olması gerektiğini kabul eden Hawking, bu sonuçtan kurtulmak için “hayali zaman” (imaginary time) kavramını işin içine sokar.
Buna göre Planck zamanından öncesi “hayali zaman” kavramıyla açıklanacaktır ve bu zamandan önce, Einstein’ın formülleri bir kenara bırakılacak, evrenin boyutu çok küçüldüğü için kuantum kuramının belirsizlik ilkesinden yararlanılacaktır. Bu yüzden buna Kuantum Çekim modeli de denmiştir. Evrenin boyutunun küçüldüğü fakat yoğunluğunun arttığı bu durumda, kuantum durumunun geçerli olduğunu iddia etmek için ne bir delil ne de akılcı bir neden vardır. Evrenin bütün yoğunluğunun tek bir noktaya sıkıştığı bu durumu, atomun içinde geçerli olan kuantum durumuyla aynı görmek hiç de mantıklı değildir.

SADECE FİZİK KURALLARIYLA SINIRLI KALMAK ARZUSU

Hawking formüllerin içine “hayali zaman” kavramını sokarak, Penrose ile beraber çalışmalarında vardığı evrenin ve zamanın başlangıcı olduğu sonucundan kaçınmaktadır. Penrose ile çalışmaları ise “gerçek zaman” için yine geçerli olduğundan, onlardan da vazgeçmemektedir. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında şöyle demektedir: “Gerçek zamanda, evren, uzay-zamanın sınırını oluşturan ve bilim yasalarının işlemediği tekilliklerde başlamakta ve son bulmaktadır. Fakat hayali zamanda, tekillikler ve sınırlar bulunmamaktadır.” Bu durumu şöyle özetleyebiliriz:
1- Hawking, zamanı “gerçek zaman” olarak ele aldığımızda, zamanın başlangıcı olduğunu kabul etmektedir.
2- Hawking, zamanı “hayali zaman” olarak ele aldığımızda, evrenin zamansal bir başlangıcı olduğundan kaçınabileceğimizi söylemektedir.
Hawking, evrenin hayali zamandaki tarihsel başlangıcını Güney Kutbu’na benzetmektedir. Ona göre “Başlangıçtan önce ne oldu?” diye sormanın hiçbir anlamı yoktur. Bu tür hayali zaman, Güney Kutbu’nun güneyindeki noktalar kadar tanımsızdır.
Hawking, Tanrı’nın varlığını hiçbir zaman ateist bir tavır ile inkar etmez. Fakat O, Tanrı’nın varlığına başvurmadan açıklanacak bir evren tasarımı yapmaya uğraşmaktadır. Böylece evreni açıklamak için Tanrı’ya olan ihtiyaç yok olacak, fizik kanunları ile her şey açıklanabilecektir. Hawking, “Zamanın Kısa Tarihi” kitabında açıkça “Zaman ve uzayın sınırsız ve sonlu olduğu düşüncesinin yalnızca bir öneri olduğunu vurgulamak isterim” demektedir. O, zamanın, Güney Kutbu gibi sonlu ama sınırsız (başlangıçsız) olduğuna dair yaklaşımının, bilimsel gözlem ve verilere dayanmadığını açıkça söylemektedir. Bu önerisi, O’nun, fizik kurallarının bir başlangıçla kesilmesini psikolojik olarak istememesinden kaynaklanmaktadır.

HAYALİ ZAMANIN GERÇEKLİĞİ

Hawking, “hayali zaman”ın varlığını önerirken, kendi uzmanlık alanı olan fizikten felsefeye geçmektedir. Çünkü bu kavram bilimsel gözlem ve deneyden kaynaklanan bir kavram değildir. Benim gibi, bilgide bölünme olmadığını, felsefe ve fizik gibi bilgi alanlarının hepsini gerçekliğe ulaşmak için birleştirmek gerektiğini savunan biri, bir fizikçinin felsefe yapmasını, bir felsefecinin fiziki problemlere girmesi kadar hoş karşılar. Fakat sorun Hawking’in felsefe yapması değil, ne kadar doğru felsefe yaptığıdır. Bu noktada “hayali zaman” kavramının fizik ve felsefe açısından gerçekliğini tartışma aşamasına geliyoruz. Soruyu felsefi ağız ile sorarsak “Hayali zamanın ontolojik gerçekliği nedir?” ana sorumuzdur.
Aslında Hawking, Zenon’un ve Russell’ın gerçek ile zihinsel kurguyu karıştırmasındaki hataya düşmüştür (“Evrenin başlangıcı olduğunun felsefi delilleri” başlığı ile bu konuyu önceden işledik). Kurguladıkları matematiğin gerçeklikteki karşılığı ile ilgilenmeden, sırf karşılarındaki sayılarla ilgilenenler bunu anlayamamışlardır. Oysa evreni açıklamak için matematiksel formüllere başvuranlar, kurguladıkları matematiğin gerçeklikteki karşılığıyla ilgilenmek zorundadırlar. Çünkü fizik, matematiği alet olarak kullanan bir bilimdir. Kurgusal olup, gerçeklikte karşılığı olmayan matematiğin, fizik ile bir alakası yoktur.
Güncel hayattan bir örnek ile “gerçeğin matematiğinin” ve “zihinsel kurgunun matematiğinin” farkını göstermeye çalışacağım. Üç kişinin, üç ayrı elma ağacını düşünelim. Bence bunlardan ikisi bazı durumlarda, üçüncünün elma ağacındaki elma sayısını bilmeden “Bizim üçümüzün elma ağaçlarındaki elmaların sayısı 100’den fazladır.” diyebilirler. Örneğin bu ikisi sırf kendi elma ağaçlarındaki elmaları sayıp birinci ağaçta 70, ikinci ağaçta 80 elma saymış olabilirler. Oysa Hawking gibi matematiği sırf kurgusal olarak düşünen biri, yaptığı formüllerin evrendeki gerçekliğe karşı gelip gelmediğine aldırmadan bu formüllerle başarılı bir şekilde oynadığı için, bizim üç ağaçtaki elmaların hiçbir şekilde 100’den fazla olduğunu bilemeyeceğimizi, üçüncü ağacın elma sayısını her zaman bilmek zorunda olduğumuzu söyler. Biz eğer “Nasıl olur? Sırf iki ağaçta 150 elma var!” dersek, O da bize “ya üçüncü ağaçta (-60) elma varsa ne yapacaksınız? 80+70+(-60)=90 eder.” der ve sizi mat etmenin sebep olduğu rahatlık ile gülümser!
Basit elma ağacı örneğinde; Hawking gibi matematiği gerçekteki karşılığına bakılmayan formüller olarak görenlerle, bizim gibi düşünenler arasındaki fark görülmektedir. Hawking birçok yerde matematiksel formüllerin gerçeklikteki karşılığı ile ilgilenmediğini söylemektedir. Örneğin “Ceviz Kabuğundaki” Evren kitabında şöyle demektedir: “Bununla birlikte, pozitivist açıdan bakıldığında bir kişi neyin gerçek olduğunu belirleyemez. Yapabileceği tek şey içinde yaşadığımız evreni tanımlayan matematiksel modeli bulmaktır.”
Oysa “hayali zaman”ın, bırakın gerçeklikte bir karşılığının bulunmamasını, gerçekliğe tamamen aykırıdır da. Hawking’in, “Zamanın Kısa Tarihi” ndeki “hayali zaman” tanımı bunu göstermektedir: “Birisi hayali zaman içinde ileriye doğru yol alıyorsa, dönüp geriye gidebileceğini de düşünebiliriz. Bu demektir ki hayali zaman içinde ileri ve geri yönler arasında önemli bir ayrım yoktur.” Hepimiz zamanın tek yönlü olduğunu ve geri çevrilemeyeceğini biliyoruz. Hiçbirimiz “Geriye dönüp de büyükbabasını öldüren birine ne olacak?” şeklinde bir soruya “Bu zamanın tanımına ve gerçekliğine aykırıdır” dışında bir cevap vermek zorunda değiliz. Görüldüğü gibi Hawking, elma ağacının problemini kağıda (-60) elma yazmayla çözdüğünü zanneden kişi gibi, matematiksel formüllerde zamanı hayali olarak kurgulayabilme ile gerçekte zamanın hayali olmasını karıştırmıştır.
Evrensel gerçeklikle kurgusal matematiği karıştırmak, gerçeklikten kopuk birçok matematikçinin düşmüş olduğu bir hatadır. Hawking’in zaman konusunu ele alırken yaptığı bu hata, O’nun, felsefi değerlendirmeler yaparken fizikteki kadar başarılı olmadığını göstermektedir. Aslında bu başarısızlığın asıl sebebi “Ben nasıl gerçekliği kavrarım?” çabası yerine “Ben kafamdaki kurguyu nasıl doğru çıkartırım?” zorlamasıdır.

HAWKING’İN KABULLENDİĞİ BİR HATASI

Hawking, zamanı Kuzey ve Güney Kutbu benzetmesi ile anlamaya çalışmasının kendisini önemli bir hataya düşürdüğünü kabullenmektedir. Hawking, “Zamanın Kısa Tarihi” isimli kitabında yanılgısını şöyle aktarır: “İlk önceleri, evren çökmeye başladığı zaman düzensizliğin azalacağına inanıyordum. Çünkü evrenin yeniden küçüldüğü zaman düzgün ve düzenli duruma dönmesi gerektiğini düşünüyordum. Bu, büzülme evresinin, genişleme evresinin zaman içinde tersi gibi görünmesi anlamına gelmekteydi. Büzülme evresindeki insanlar yaşamlarını geriye doğru yaşamalıydılar: Doğmadan önce ölmeleri ve evren büzüldükçe gençleşmeleri gerekmekteydi… Birazcık, dünyanın yüzeyi ile kurduğum benzetmeden dolayı yanılgıya düştüm. Eğer evrenin başlangıcının Kuzey Kutbu’na karşı geldiğini düşünürsek, evrenin sonunun da, nasıl Güney Kutbu, Kuzey Kutbu’na benziyorsa, başlangıcına benzemesi gerekirdi. Ama, Kuzey ve Güney Kutupları hayali zaman içinde evrenin başlangıcına ve sonuna karşılık gelmektedir… Bir yanlış yaptığımı anlamıştım: Sınırsızlık koşulu aslında, düzensizliğin büzülme evresinde de artmayı sürdüreceğini söylemekteydi. Evren küçülmeye başladığı zaman, ya da karadeliklerin içinde, zamanın termodinamik ve psikolojik okları yönlerini değiştirmeyecekti.”
Zaman tek yönlü işler. Zamanın en önemli kavramları “önce” ve “sonra”dır. “Sonra”, hep “önce”yi takip eder. “Sonra”nın sebepleri hep “önce”dedir. Bir filmi tersten izlediğimizi düşünelim. Normalde geriye işlemeyen zamanı, filmi sondan izlerken geriye işletmiş gibi oluruz. Bu filmde mantıki tutarlılık yoktur ve evrende böyle bir geriye sarma mümkün değildir. Bu örnekte, filmi sondan izlediğimizde, sebeplerle etkilerin yerini değiştirmiş oluruz, fakat zamanın içinde “önce” ile “sonra”nın arka arkaya gelmesinden yine kendimizi kurtaramayız. Yaptığımız “önce” ve “sonra”nın mantıki tutarlılığını yok etmektir, fakat “önce” ve “sonra” kavramları yine mevcuttur. Zamanın tek yönlü işleyişine ve “önce”, “sonra” kavramları üzerine kurulu oluşuna herkes tanıktır. Daha evvel değindiğim gibi, entropi sürekli arttığı için, termodinamik ok da tek yönlü ilerler.
Ana konumuz açısından bir sonucu değiştirmese de, Hawking’in termodinamik oku ile insanın psikolojik okunun aynı yönde ilerlediğine dair fikrini de yanlış bulduğumu belirtmek istiyorum. Evrende hem zamanın tek yönlü ilerlediği, hem de entropinin artarak tek yönlü ilerlediği elbetteki doğrudur. Fakat bu ikisini özdeşleştirmek hatadır. Evrende toplam entropi sürekli artar, bir odanın ufak bir bölgesinde klima çalıştırıp, klimanın makinesini odanın dışına çıkartıp, pekala bir odanın köşesindeki entropiyi düşürebiliriz. Ama ne yaparsak yapalım toplam entropi hep artar. Oysa ne yaparsak yapalım hiçbir insanın zaman kavramını değiştiremez, psikolojik oku ile oynayamayız; kimsenin “önce” ve “sonra”sının yerlerini bir an bile değiştiremeyiz. Zaman, her insan için ve evrenin her noktası için, her an, tek yönlü akar. İlerleyen zaman, hiçbir zaman “toplam zaman” kavramıyla ifade edilmesine bağlı olarak tek yönlü değildir, oysa termodinamik ok hep “toplam entropi” ile ilerler. Ayrıca insanın zamanı algılayışıyla Entropi Yasası arasında mutlak bir örtüşme gösterilemez. İnsanlar, Entropi Yasası’nın farkına varmadan evreni algılarlar, eğer sistemdeki entropi artıyorsa, insanın zaman algısının değişeceğine dair mantıki hiçbir gerekçe yoktur. Bu da psikolojik ok ile termodinamik okun farklı olduğunu gösterir ve Hawking burada da yanılmaktadır. Görülüyor ki Hawking, entropinin tek yönlü akışı ile zamanın tek yönlü akışını özdeşleştirme ( paralel olanı özdeş sanma) hatasına düşmüştür.

HAWKING VE BİLİM-KURGU

Bizi ilgilendiren asıl konuya dönersek, Hawking’in kendi itiraflarından, zaman konusu hakkındaki yanlış değerlendirmelerinin kendisini düşürdüğü hatalar bellidir. Kim bilir bunun belki de bir nedeni Hawking’in bilim-kurguya olan merakıdır ve O, kitaplarında bir bilim-kurgu heyecanı oluşturmak istemektedir. Onun sonradan yanlışlığını anladığını söylediği; önce ölüp, sonra yaşayıp, en sonunda da doğacak olan insan fikri, bu heyecanı hem Hawking’in zihninde, hem de okuyucularda oluşturabilmektedir. Hawking’in fikirleriyle ilgilenenlerden, hatta onun projeleri için para bulunmasını sağlayanlardan biri en ünlü bilim-kurgu yapımcısı Spielberg olmuştur. Bu ikili buluşmalarında birbirlerine iltifatlar etmiş, Hawking şaka yaparak çevireceği filmin isminin “Dördüncü Geleceğe Geri Dönüş” olması gerektiğini söylemiştir.
Hawking’in zaman hakkındaki yaklaşımlarının gerçek dünyada karşılığı yoktur, felsefi olarak söylersek bu zaman anlayışının ontolojik bir değeri yoktur. Cavalleri’nin dediği gibi: “Gözlemlere dayanan her değer gerçek bir sayı ile ifade edilmelidir, yoksa o hayali bilimin veya bilim-kurgunun konusudur.” Hawking fizik teorilerin sadece matematiksel modeller olduğunu ve bu modellerin gerçeğe karşılık gelip gelmediklerinin önemsiz olduğunu söylemiştir. Bu zihniyet Hawking’in “hayali zaman” kavramını oluşturmasına ve bu hayali zamanda bir bilim-kurgu filminde olduğu gibi ileri-geri gidebileceği iddiasını ortaya atmasına sebep olmuştur. Cavalleri’nin, gözleme dayanan gerçek sayıları kullanmayanların, bilim-kurgu yaptıklarını söylemesi, ne kadar da doğrudur!
Hawking’e getirilen diğer bir eleştiri ise, Hawking’in modelinde evrenin başına gittiğimizde gerçek zamandan hayali zamana geçişte, zaman kavramının uzaysal boyutlarla eşitlenmesidir. Uzayın boyutlarında arada olmak esastır; örneğin X ile Y doğrusunun ortasında A noktası var olabilir ama zamanda “öncelik” ve “sonralık” esastır. Örneğin: B olayı, C olayından öncedir, C ise D olayından öncedir gibi. Hawking’in yaklaşımında zaman, uzayın diğer boyutları ile aynı kategoride kabul edilir ve kendine has özelliği göz ardı edilir.
Hawking’in en büyük sıkıntılarından biri “hayali zaman” ı, “gerçek zaman” a bağlamaktır. Hayali zamanda, kuantum durumundan nasıl gerçek zamana geçilmiştir? Hawking’in hayali zaman ve gerçek zaman konusundaki sıkıntısını, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabının şu sözlerinden anlayabilirsiniz: “Bundan dolayı gerçek zamanın mı, yoksa hayali zamanın mı gerçek olduğu sorusunu sormanın anlamı yoktur.” Hawking’in hayali zaman tasarımı, ne felsefe, ne fizik, ne de sağduyu açısından geçerlidir. Hawking, uydurduğu bu kavramdan gerçek zamana nasıl geçildiğini hiçbir zaman gösterememiştir.

HAWKING VE POZİTİVİZMİ

Evrenin başlangıcında Planck zamanında, bütün fiziksel kanunlar yok olur. Bu durumda tam bir tarif edilemezlik hatta hayal bile edilemezlik vardır. İbni Sina, yokluğun bir şey olmadığını, o yüzden hayal bile edilemeyeceğini söyler. Evrenin ilk hali İbni Sina’nın “yokluk” tanımına tam uymaktadır. Yokluktan beklenen tarif edilemezlik ve fiziksel kanunların yokluğu durumu, evrenin başlangıcında vardır. Evrenin başlangıcına dair matematiksel formüller, evrenin bu durumunda yoğunluğun sonsuz olduğunu göstermektedir. Oysa evrendeki hiçbir şeyin yoğunluğu sonsuz olamaz, bu durum da evrenin başlangıcının yokluğa karşılık geldiğini desteklemektedir. İşin ilginç yanı, bilimsel formüller ve matematik hesaplar, evrenin tam başına geldiğimizde fizik kanunlarının işlemeyeceğini göstermektedir. Kısacası bilimsel formüller, evrenin başlangıcının “yokluk” ile aynı tanımlara sahip olduğunu göstermektedir. Evrenin başlangıcında uzayın yok olması, zamanın durması da bu başlangıç durumunun yokluğa denk olduğunu göstermektedir. Uzay ve zamanın olmadığı maddi bir varlık tarifi mümkün değildir.
Görülüyor ki Stephen Hawking bu sonucu görmüştür ve kendisinin de belirttiği gibi fiziksel kanunların kesilmemesini arzu etmektedir. Birileri Hawking’e arzu edilenle gerçek olanın farkını anlatmalı! Hawking bunun üzerine kendi pozitivizmini evrene yüklemek için “hayali zaman” kavramını tasarladı. Hawking’i pozitivizmin kelamcısı (pozitivist-dinin savunucusu) olarak görebiliriz, O kendi dinine inançlı Hristiyan arkadaşlarının çoğundan daha çok bağlıdır. O, evrendeki fizik kurallarının durduğu anı kabul etmeyi dinden çıkma (pozitivist-olmama) olarak görmekte ve “hayali zaman” ile direnmektedir. Fakat Hawking’in, fizikten felsefeye geçip felsefe yaptığı anlarda, başarılı olamadığı görülmektedir. Fiziki konuları iyi takip edemeyen birçok kişi, ne yazık ki O’nun, evrendeki gerçekliği tam açıklayan bilim yaptığını sanmakta ve kötü felsefesini fark edememektedirler. Ne yazık ki bilimsel konulardan uzak durmayı marifet sayan birçok felsefeci de Hawking’in “hayali zaman” konusundaki yanlışını ve bu yanlışı kurgulayış nedenini anlayamamışlardır. Görülüyor ki bu kavram hem felsefeye, hem fiziğe, hem de sağduyuya aykırıdır. Evrene ne bu kavramı, ne de Hawking’in pozitivizmini yüklemek mümkün değildir.

4- OCKHAMLI’NIN USTURASI

OCKHAMLI’NIN USTURASINI KULLANMAK

Ockhamlı William 1285-1347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Ockhamlı’nın usturası, gereksiz spekülasyonları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan, O’nun geliştirdiği bir tutumluluk ilkesidir. Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.
Ockhamlı’nın bu ilkesi, hem modern bilimin, hem de felsefenin önemli ilkelerinden biri olarak geniş kabul görmüştür. Bu ilke sayesinde “zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanları” ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız izahlarla uğraşmaktan korunuruz. Bu ilkenin usturadan söz etmesinin nedeni, gereksiz olanı kopartıp atmaya yaramasıdır.
Teorik fizikte, Ockhamlı’nın usturasının hışmına uğraması gereken birçok spekülasyon vardır. Bu spekülasyonların usturanın hışmına uğramalarını gerektiren ortak nedenler şunlardır:
1- Bu iddialar hiçbir delile dayanmamaktadır.
2- Bu iddialar evrendeki hiçbir olguyu açıklamamakta ve bilgimize katkıda bulunmamaktadır.
3- Bu iddialar sadece bilim-kurgu filmlerinin işlevini görmekte ve tartışarak vakit kaybına sebep olmaktadır.

SONSUZ EVRENLER VE VAKUM DALGALANMALARI MODELİ

Evrende herhangi bir gerçekliği daha iyi anlamamıza yaramayan matematiksel modeller Ockhamlı’nın usturasıyla kesilmelidir. Çünkü matematiksel bir model, ancak evrendeki gerçeklikleri anlamamıza katkısı olduğu ölçüde değerli olabilir. Yoksa salt zihinsel bir kurgunun ötesine geçemez. Evrenin bol boyutlu tasarımıyla ilgili matematiksel boyutlar böyledir. Evrenin algılanan esas boyutları dışındaki boyutlarının çok küçük ve kıvrılmış olduğunu söyleyen bu tasarımların çoğu bilgimize hiçbir katkı yapmaz. Bu tasarımlar, evrende gözlenen olguları anlamamıza katkı yapmadığı ve ciddi delile dayanmadığı müddetçe kaale alınmamalıdır.
Evrenin sayısını sonsuzca büyüten, tek bir evreni sonsuz evrenle açıklamaya çalışan modelleri, Ockhamlı William duysa, bu modelleri herhalde lime lime doğrardı. Bu modellerin hiçbirinin tek bir delili olmadığı gibi, evrendeki herhangi bir olguyu daha iyi anlamamıza en ufak bir katkıları da yoktur.(Evrenimiz dışında tabi ki evrenler olabilir. “Evrenimiz dışında evren olamaz.” demek “Tanrı bu evren dışında evren yaratamaz.” demektir. Fakat “Evrenimiz dışında bir evren olamaz” demek kadar, bilimsel açıdan evrenimiz dışında bir evren olduğunu savunmak da mümkün görünmemektedir.) Sonsuz evrenli modellerin çoğu evrendeki oluşumları tesadüfle izah etme çabasının ürünüdür. Ockhamlı’yı dinlesek hiç kaale almamamız gereken bu modelleri, Ockhamlı’nın haklı tavsiyesini dinlemeyerek ilerideki “tasarım delili” bölümünde ele alacağız ve bu modeller doğru olsaydı bile, evrendeki bilinçli tasarımı reddedemeyeceğimizi göstereceğiz.
Edward Tyron’un 1973 yılında ortaya attığı Vakum Dalgalanmaları modeli (Vacuum Fluctuation Model), bizim evrenimizin ve diğer birçok evrenin kuantum dalgalanmaları sonucunda oluştuğunu söylemiştir. Bu modele göre tüm evrenleri doğuran süper-uzay adeta bir sabun okyanusudur ve her evren bu süper-uzaydan çıkan bir baloncuktur. Bizim evrenimiz de bu sonsuz sayıdaki baloncuklardan biridir. Christopher Isham bu modelin teorik açmazlarını göstermiştir. Bu modelin iddia ettiği gibi sonsuz zaman geriye gidersek, bu baloncuk evrenler her yere saçılacaktır ve bu evrenler genişledikçe birbirine geçecek ve çarpışacaktır. Bu ise tüm gözlemlere aykırıdır. Ockhamlı’nın usturası ise bu modeli inkar için delil aramaz, onun delilsiz oluşunu ve tek evreni sonsuz evrenle açıklamaya kalkışını usturayı indirmek için yeterli bulur.
Andrei Linde’nin Kaotik Şişme (Chaotic Inflationary) modeli ise, şişen evrenlerin mini evrenlere bölündüğünü, daha sonra bu mini evrenlerin şişip yeni mini-evrenlere bölündüklerini, bu sürecin kesintisiz devam ettiğini söyleyerek sonsuz evrenler önerir. 1994’te Arvind Borde ve Aleksander Vilenkin, sonsuzdan beri şişen bu modelin şekil (geodesy) olarak geçmişte tam olamayacağını, bu yüzden bu modelin de bir başlangıç tekilliğinden kaçamayacağını göstermişlerdir. Sıra dışı iddia ciddi delil gerektirir. Diğer sıra dışı “sonsuz evren” modelleri gibi bu model de ciddi hiçbir delile sahip değildir. Ockhamlı’nın usturası, bu tip bir modelin de bilimsel açmazını dinlemeye gerek bile duymaz, bu modelin bilimsel bir delile sahip olmaması ve sonsuz evrenle tek bir evreni açıklaması usturayı çalıştırmaya yeterlidir.

BIG BANG’İN GÜCÜ

Sonsuz evren modelleri termodinamiğin ikinci kanunundan kaçamazlar. Bu kanunun bizi götürdüğü sonuç, entropinin sürekli arttığı ve sonunda sistemleri termodinamik dengeye getirdiği, bu yüzden tüm fiziki sistemlerin bir başlangıcı olduğudur. Ayrıca sonsuzun aşılamayacağına dair daha evvelden incelediğimiz felsefi deliller de bu modellerin hepsini geçersiz kılar.
Bu bölümün en başından itibaren incelenen hiçbir model, Big Bang’in sahip olduğu delillere sahip değildir. Hatta tek bir delile bile sahip değildir. Big Bang’in temel delillerini incelerken Big Bang’i doğrulayan gözlemsel ve teorik delilleri inceledik. Ayrıca Big Bang ile bizi aynı sonuçlara götüren yıldız incelemeleri, radyoaktif elementlerin incelenmesi, termodinamik kanunlar ve felsefi deliller de bu teorinin gücüne güç katmaktadır. Alternatif olarak ortaya atılan teoriler ise hem bilimsel dayanağa sahip değildir, hem de gözlemsel ve teorik deliller ile geçersiz olmaktadır.



Evrenin genişlediği anlaşıldıktan sonra, bir daha evrenin ezeli olduğunu bilimsel açıdan makul olacak bir şekilde izah etmek mümkün olmamıştır. Bundan sonraki bölümde görüleceği gibi, evrenin ezeli olduğunu savunan materyalistler, tarih boyunca; evrenin, maddenin, hatta yıldızların değişmez yapıda olduklarını savunmuşlardır. Big Bang’in ve modern fiziğin bulguları keşfedilmeden önceki bu materyalist inanç, evren ezeli ise bilimsel beklentinin nasıl olması gerektiğini göstermektedir. Bilimsel deliller ortaya konmadan önceki bu süreç samimi fikirlerin anlaşılmasına daha müsaittir, çünkü bu durumda, psikolojik durumun sonucu olarak bilimsel olanın çekiştirilmesi mümkün değildir. Yeni bulguları ve Big Bang’in verilerini materyalist yorumlarla birleştirmeye çalışmak, sadece tek Tanrılı dinlerin tarih boyunca savunduğu sonuçlardan kaçışın psikolojik bir göstergesidir. Materyalizmin biricik unsur (cevher) olarak gördüğü evrenin, ezeli değişmezliğine ihtiyacı çok açıktır; fakat Big Bang’in, bir başlangıçtan itibaren hiç durmayan bir değişimi gösterdiği de çok açıktır.

SUSKUNLUK (SESSİZLİK) SARMALI NEDİR? Suskunluk Sarmalı Alman bilim kadını  Elisabeth Noelle Neumann  tarafından geliştirilen bir kuramd...