25 Ocak 2016 Pazartesi

“Anadolu’nun fethi” düğümü  

Bu yazıya yada “Anadolu’nun Fethi” hikayesine şöylesi bir konvansiyonel giriş ile başlayabiliriz: Çağrı Bey, komutasındaki kuvvetlerle Bizans yönetimindeki Doğu Anadolu sınırlarını aşıp Van Gölü havzasına girdi.İlk olarak Anadolu’ya giren, Ermeni kaynaklarının “mızrak, ok ve yaydan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, rüzgar gibi uçan Türk atlıları ve yağmur gibi atılan oklar” karşısında Bizans komutanı Senekerim’in gönderdiği kuvvetler yenilgiye uğratıldı. Ardından Çağrı Bey, kuzeye yönelip Gürcülerin oturdukları Nahçıvan tarafına yürüdü; bütün bölgeyi kolayca hakimiyet ve denetimi altına almayı başardı. Bu keşif hareketi sonucunda, yolu üzerinde katılan takviyelerle birlikte beş-altı bin atlıyı bulan küçük sayılabilecek bir kuvveti dahi Bizans’ın Doğu Anadolu’daki kuvvetlerinin durduramayacağını bizzat tespit etti.

Maveraünnehr’e dönüp, devlet kurma yolunda mücadele veren kardeşi Tuğrul Bey’e ulaşarak keşif seferi hakkında geniş bilgi verdi ve şöyle dedi: “Biz, buradaki güçlü devletlerle mücadele edemeyiz, ancak Horasan, Azerbeycan ve Doğu Anadolu’ya gidip oralarda hükümran olabiliriz, zira oralarda bize karşı koyabilecek hiç bir kuvvet yok”.

“Anadolu Fethi” adlı hikaye şöyle de başlatılabilir: 395-98 yılları arasında Hun Türklerinin Anadolu’yu istila hareketini Hunlara tâbi Sabar (Sabir, Sibir) Türklerinin 510 dolayında Bizans’la mücadelesi izledi; Türklerin Anadolu’ya üçüncü girişi 8. yüzyıldan itibaren Abbasi halifeliğinde paralı askerlik görevi yaptıkları dönemdedir yollu bir girişle de başlatılabilir hikaye –istenirse. Bense böyle başlamam hikayeye,
çünkü, ortada anlatılacak bir hikaye vardır var olmasına ya, bu hikayenin adı “Türklerin Anadolu’yu Fethi” değil Anadolu’da bir fetih vukuu bulmadığı için. “Doğu ve Batı Gök Türk devletleri sarsıntı geçiriyordu. Sarsıntı boylara da yansıdı. Artık boy grupları değil, teker teker boyların her biri ön plana çıkmaya başladılar. Bunların ilk ve en önemlisi Sir Tarduşlardır. Batı Gök Türk ülkesinde yani Kırgızistan ve Kazakistan topraklarında 634’ten sonra On Ok organizasyonu boy gruplaşması ortaya çıktı. Bu organizasyon daha sonra Türgiş adını aldı ve Oğuzların alt yapısını oluşturdu. 766’dan sonra ise Batı Oğuzları diye tanındı. Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarını kuran Oğuz Türkleri işte bunlardır.”1Oğuz boyları Çin’e göç ederken yurtlarında kalan Oğuz boyları Uygur, Karluk ve Basmıllarla birleşerek Göktürk egemenliğine karşı savaştılar. Uygurlann onlarıhakimiyet altına alma girişimlerine karşı ayaklandılar. 10. yüzyıldan itibaren Seyhun boylarında görülmeye başlayan Oğuz boylarının Dokuz Oğuzlarla olan irtibatı tartışmalıdır. Selçuklu, Osmanlı, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi isimleriyle kurulan dört büyük imparatorluğun, Haldun’un deyimiyle, kurucu asabiyesi bu boydur. 10. yüzyılın ikinci yarısından sonra Oğuz ana kütlesinden iki ayrıkopma oldu. Bunlardan birinci kısım Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inerken ikinci kısmı ise bir uç şehri olan Cend şehrini tercih etti. Bu birinci kısım Türkler Grek kaynaklannda “Guz”, Rus kaynaknaklarındaTorki ya da Torci olarak kaydedildi.2 –Belli bir olay örgüsüne yönelik kurulacak hikayenin başlangıcındayız diyebiliriz.

10. yüzyılda, Moğol ve bazı başka grupların baskısı Oğuzları(Türkleri), bugün Moğolistan olarak bilinen bölgede, 6. yüzyılda ortaya çıkıp bağımsız bir kültür oluşturmada en önemli aşamaları katettikleri bu topraklarıbırakmaya zorlamıştır. Çin Türkistanı dışında Altayların doğusunda hemen hemen hiç Oğuz/Türk kalmamıştır. Nüfusun çoğalmasına neden olan bu göçlerle birlikte daha önceleri Altaylar ve Volga arasına yerleşmiş olan Oğuzlar/Türkler batıya ve güneye doğru göç etmek zorunda kalacaklardır.

6.-8. yüzyıllarda hüküm süren G/Kök-Türkler siyasal birliğinin yıkılmasının ardından Oğuzların batıya doğru tarihte bilinen en eski hareketleri 9. yüzyıldaki Peçenek hareketi idi. Hazar devletinin çöküşünden sonra Oğuzların yeni bir hareketi meydana geldi; İdil Nehri üzerinden gelerek bugünkü güney Rusta’dan geçtiler. Bizans kaynakları onları Uz (Adzoi), Rus vakayinameleri ise Tork adıyla kaydetti. Bu Oğuzlar muhtemelen kendilerinin yakın kardeşleri olan Peçeneklerle birleşmediler. Çeşitli yönlerden ve biri diğerinin hareketlerinden habersiz ve ayrı şekilde gelen Oğuzlar/Türkler tarafından Bizans’ın hem Anadolu’daki hem Balkan Yarımadası’ndaki eyaletleri tarihinde ilk defa akınlara uğruyordu.3

11. yüzyılda Oğuzlar oldukça gevşek bağlarla birbirine bağlıve her biri kendi hesabına mücadele veren birbirinden kopuk bu aşiretler/ boylar topluluğu oradan oraya savruluşların içinden hayata tutunmaya, bir başka eloktronla birleşmeye çalışan “bekar elektron”lar izlenimi vermektedir: “Birkaç gün içinde çok büyük bir varlık olmaktan tamamen dağılmış olmaya ya da tamamen dağınık bir durumdan birleşmiş bir yüce güç olmaya geçebilen, sıkı bağlarıolmayan bir birliktiler. (…) askeri harekatta önderlik etmekten öte bir yetkisi olmayan bir başkanı, bir gün içinde benimseyip gene bir gün içinde ondan tamamen kopabilirlerdi”4.“Göçebeler bir yerden diğerine göçüyorlar, hiçbir yerde koruyucu askerler bırakmıyorlar, harap edilen şehirleri onarmıyorlar, mevcut devletleri yıkıp da yerine kendi devletlerini kurmağa çalışmıyorlardı. Diğer taraftan Selçuk torunları Horasan’daki Gazneli Sultan Mahmud’un oğlu Mes’ud zamanındaki ilk muzafferiyetlerinden sonra hükümdarlık hukukunu benimsemeğe başladılar.”5

9. yüzyıl ortalarından sonra Oğuzların önemli bir kısmının yurtlarından göç etme sürecine girdikleri görülüyor. Bu göç edenlerden bir grup Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru göç etti; tarihi kaynaklar onları “Uz”adıyla kaydetti6.

11. yüzyılın ikinci çeyreğinde Oğuz aşiretlerinin bir kısmıgüney Rusya’da, bir bölüğü İran/Horasan’da,
Kıpçaklar tarafından itilen bir boyu da Tuna’ya kadar dağılmıştılar7. Tuna’yı aşıp sonunda mağlup olup oradaki kütleye karışacakları Balkanlar’a sıçradılar. Yönü ve hızıbelirsiz birbiriyle itiş kakış halindeki bu göçebeler, bekar elekronlar kitlesinden üç yanı kapalı olduğu için öbürlerinden farklı olarak bir başka yöne, güneye hareket etmek zorunda kalan Selçuklu bölüğü ise Horasan’a sapacaktır. İyi de neresine?
Öldürüleceğine dair haberi alan Selçuk kendi boyunu ve tebaasınıyanına alıp İran’a kaçar8 –kovulur.

Selçuk, Oğuz Yabgusu ile bozuşup ondan ayrılarak, kabilesi ve maiyeti ile birlikte gizlice yurdunu terk eder. Böylece Selçuk kabilesi mensupları (Kınıklar, ki yirmi dört boyun en altıdır), çok miktarda at, deve, koyun ve sığır sürüleri ile yurdundan uzaklaşarak Cend havalisine gelir. Selçuklular; Karahanlılar ve Oğuz yabgusu 9
arasında sıkışarak, Cend’de, yerleşmek bir yana barınma imkanı dahi bulamaz; bu kezinde ise Maveraünnehr’e, Buhara dolayına göçe mecbur kalır. Cend’den Maveraünnehr’e göçen Selçuklular kışın Nur Buhara’da yazın da Semerkand yakınlarında 30 yıldan fazla yaşadılar. Ne var ki Selçuklular bir kez daha yurtlarını terk etmek zorunda kalacak ve 1032’de 15.000 çadır ile Hârizm’e çekilecektir.
Selçuklular Hârizm’de de oturamaz, barınamaz hale gelince, 1035 baharında 10.000 süvari ile Ceyhun’u geçip Horasan’a vardılar. Selçuklular böylece çok çetin mücadeleler ile yaklaşık 70 yıl içinde Cend’e, Maveraünnehr’e, Hârizm’e ve oradan da Horasan’a göçmek sureti ile dört defa yurt değiştirdiler. İnanç Yabgu, Tuğrul ve Çağrı beyler buraya gelince derhal Sultan Mes’ûd’a bir mektup gönderip, askerî hizmet karşılığı bu yurdu kendilerine vermesini dilediler. Bu mektupta Selçuk başbuğları Horasan’a göçmek zorunda bulunduklarını, dünyada kendilerine sığınacak bir yer kalmadığınıacıklı bir dil ile bildiriyorlardı.10 Oğuzlardan mühim bir küme 11. yy. ortalarında Kara Deniz’in kuzeyindeki topraklarda görüldü. Rus müverrihleri bunlara Tork, Bizans kaynakları da Uz diyordu.[11] Bu “Tork”lar,“Uz”lar “Anadolu’nun Fethi” hikayesine dahil olmadılar.

Oğuzların içinde en önce Selçuklu adlılar tarihin dehşetiyle başbaşa kaldılar. Selçukluları “çevreleyen dünya, olabileceği herhangi bir başlangıç halinden yola çıkarak oluşturulmuş bir olgudan ibaret değil, ancak olabilirlik içinde algılanmalıdır.”[12] Ne tarihin, ne Selçukluların, ne de Oğuzların Anadolu’yu fethetme amacı, hedefi yoktu.“Fiziğin temel konuları artık yörüngeler ya da dalga fonksiyonları değil de, olasılıklar olduğuna göre, kuşkusuz bu, doğa (tarih, İB) betimlememizi kökten bir biçimde değiştirmiştir. Bu kesin sonuç karşısında uzun süre kararsız kaldım. Sorun, geleneksel betimlemenin terkedilip terkedilemeyeceği ya da şu halde geçerli kalacak alışılmış betimlemeye eşdeğer kararsız sistemlerin sadece başka bir betimleme gerektirip getirmeyeceğini (abç) bilmekti.”[13] Olguları bir başka betimleme yordamıyla kurmak bir bilim olmayan tarih yazımında elbette mümkün. Ne var ki bağlı bulunduğum hem akademik dünya hem de basın-yayın örgütlenmesi olası bir başka betimlemeye izin vermeyeceği için böylesi bir devrimci atılıma şahsen ben kalkışmayacağım, çünkü ekmek teknem üniversite maaşına göbekten düğümlendiği için geçimliğim hem hem de basın-yayın sektörünün dümen suyuna gitmek zorundayımlığımdan ötürü, ama elbette hep sapına kadar “bilimsel” dürüstlüğe, hep kabul edilebilir “doğru”lara sadık kalarak…Türkçe biraz bozuk oldu, doğru, fiyakalı bi türkçe ile öttürseydim bu satırlarda dile getirilen aslî bozukluğu düzeltmiş mi olurdum?
Tarihin ve çoğrafyanın içinde devinip duran bir hareket kütlesi Selçukluların hayatta kalma mücadelesini, Oğuzlarla bitmek bilmez itişip kakışmalarını nasıl ve de kime betimleyebilirim?
Kuvamtumların öneminden dem vuran Louis de Broglie’nin“kuvamtumlar olmadan, ne ışık, ne de madde var olabilirdi”[14] uyarınca: Oğuzlar olmadan ne G/Kök Türkler, Uygurlar, ne Selçuklular, ne de Osmanlılar var olabilemezler. Fizikçiler leptonları, -tarihçiler de göçebeleri, Oğuzları- ve özelliklerini uzun süredir biliyorlardı; varlıkları nedensiz görünüyordu, kimsenin gereksinimi olmayan aktörler gibi. “Ancak son birkaç yılda fizikçiler leptonlar ve kuarkların birleştirilmiş bir temel kuanta teorisine uyduklarını görmüşlerdir.”[15] Tıpkı leptonlar gibi tarihçiler Oğuzları hep bildiler, ama… “varlıkları nedensiz” görünmüş onlara, hep bir eksiklik hissetmiş olmalılar, göze görünür kılmadılar. “Göktürkler”,“Selçuklular”, “Osmanlılar” vb. adlı hanedanların adlarını taşıyan kitap(lar) yazmayıp “Oğuzlar (Türkmenler)” adlı kitabın sahibi Faruk Sümer hariç.[16]

“DNA organizma değildir. Sadece bir organizmanın enformasyonudur; onun inşa planına bilgi sunar. DNA kendi başına canlı bir yapı, hayat değildir.” [17] Nefis bir şiir/ hikaye doğmak üzere: Oğuzlar organizma/ hanedan olamadılar; Göktürk ve Uygurlar’da sadece bir örgütlenmenin temel ikincil kurucu bileşini/ elementi oldular. Oğuzlar; tıpkı DNA gibi canlının, hayatın, (tarihsel/siyasal olarak Göktürkler’in, Selçuklular’ın, Osmanlılar’ın) kurucu öğesi, ama, ne hazindir ki, kendi başlarına canlı/ siyasal bir yapı, ‘hayat’ olamadılar –hep hem başka‘hayat’lara kendilerini dayattılar, hem de o başka ‘hayat’lara eklemlenme dehşetine maruz kaldılar. Turchia, “Anadolu’nun Fethi” ne Selçukluların, ne de Osmanlıların değil, tarihin dehşetiyle çatışan bu ‘hayat’sız Oğuzların eseriydi. “Hayatım olmadı benim” diyen[18] kara budun mensubu proleter Nail babamın bir çocuğu olarak… –Yaşayabilseydim yazar mıydım şiir hiç.[19]Şair oldum, ama bu uğurda hayatım olmadı. –Bir Oğuz’yen hâl. Ne dehşet. Ne dehşet. – - “Çocuğumuz olmaz bizim.” Maddeler birleşince bir tepkimeye girerek niteliklerini tamamen değiştirebilirler, ama değişmez kalan bir nicelik vardır. Kütlenin korunumu yasasının anlamı budur.[20]. Bir temel madde olarak Oğuzlar farklı coğrafyalarda kimileyin eş zamanlı, kimileyin farklı zamanlarda tepkimeye girmiş, Göktürkler’e, Selçuklular’a, Karahanlılar’a, Oğuz Yabgu Devleti’ne Osmanlılar’a dönüşmüş, değişmez nicelik olarak varlığınısürdürmüş. “Atom herhangi bir hareketle bağlantılı olmadan var olma yeteneğine sahip görünürken dalganın tanımı hareket içerir.” [21] Göktürk, Selçuklu, Osmanlı “yatuk”ları birer atom sabitlikler peşinde koşar iken, Oğuzlar hep hareket halinde dalga dalga koştular tarih kabının içine sıkışarak– -. “Maddeleri katı, sıvı ve gazlar olarak sınıflandırmak yerine bir elektirik akımının içlerinden geçiş kolaylığına göre iletken, yarı iletken ve yalıtkanlar olarak sınıflandırabiliriz.”[22]

Avrupa’nın 19. yüzyıldaki tarihyazımı paradigmasıuyarınca ulus-devlet temelli dil-ırk bakacıyla “Göktürkler”, “Selçuklu”,“Osmanlı” devleti sınıflandırmasının dışında bir sınıflandırmayla bakabileceğimizi unutmamalıyız; kaldı ki, “ulus-devlet” bakacı, paradigması ile yazılan “Türk Tarihi”, “Kenya Tarihi” aslında külliyen bir Avrupa tarihidir. Özetleyin, yakın döneme kadar Göktürk, Selçuklu, Osmanlılar ‘imparatorluk’üzerinden işgörürken “Türkiye Tarihi” denilen gürültü, imparatorluk dışı bir endam arzeden “Avrupa Tarihi”nin bir eklentisidir, günümüz itibariyle elbette. Türkler/Türküt/Türük adlılar, 552 yılında, “Göktürkler” siyasi örgütlenmesiyle doğdular. Bu tarihten önce, bugün türkçe dediğimiz bu dili konuşan buğday tenli, toparlak yüzlü, kafatası hani şu kadar olan kitleler vardı, “Türk”,“Türkler” yoktu. Bu “Türk” adlandırılan grupların siyasal örgütlenmesi 750 dolayında dağıldı, çözüldü. Türkçe konuşan bu kitleler arasından, daha“Türkler” zamanında bilinip hem 650 dolayındaki Yenisey Yazıtları hem de 750 dolayındaki Orhun Yazıtları’nda da adı zikredilen “Oğuz”, “Dokuz Oğuz”, “On Oğuz”lar 9. yüzyılda tarih sahnesine yayıldılar. Hatırlatma: J. Nemeth, Oğuz sözünü ok+uz şeklinde tahlil etti. Ona göre ok, boy (kabile), “z” ise çoğul takısıdır.[23]

Yaklaşık 950-70 dolaylarında bu Oğuzlardan ayrılan, daha doğrusu Sir-Derya Oğuz devletinden kovulan subaşı Selçuk bey önderliğindeki bir grup, bu kez Selçuklu donuna bürünmeye başladılar. Tarihçilerin uydurdukları“Büyük Selçuklu” adıyla Horasan’da, ve yine uyduruk “Anadolu/Türkiye Selçukluları” adıyla Turchia’da devletlerine kâh tutundular, kâh başkaldırdılar.

Her iki “Selçuklu” adlılar da yıkıldı. Bu kezinde yine Oğuzların Kayı boyundandan gelen, dikkat “Türk” değil, bir grup, Osmanlı donuna büründüler………… Bu ‘bekar elektron’lar Hazarya’ya, Bulgarya’ya, Macaristan ovalarına, Çin’e, Hindistin’a, Orta Asya’nın bütününe yayıldılar, dağıldılar; Maveraünnehr’den Horasan’a, Horasan’dan Turchia’ya kadar coğrafyaları,tarihleri, dinleri, kültürleri kat ettiler. “Son durak kara toprak” misali, bir ölüm-kalım davası olan Turchia’ya kondular, konuşlandılar, durmadılar Avrupa’ya sarktılar “Roma’ya! Roma’ya” uluyaraktan, Makyavelli’sinden Luther’ine Avrupa’ya “Turken furcht”, Türk korkusu saldılar: –püskürtüldüler. Katolik Avrupa; içlerinde, ayaklarının dibinde Müslümanların varlığını hazzetmiyordu. Avrupa ve Balkan topraklarından çoğunluğu Türk olmak üzere “1821-1922 arasında,5 milyondan fazla Müslüman topraklarından sürülmüştü. Beş buçuk milyon Müslüman da ölmüştü; bir kısmı savaşlar sırasında katledilmiş, geriye kalanı da mülteci olup açlık ve hastalıktan kırılmıştı”[24].

Tarihçilerin söz etmekten sakındıkları Müslüman katliamı ve kayıpları “Türk tarihi”nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin adıyla devam eden“Anadolu’nun fethi”nin de, önemli bir parçası olacaktır.

Türk Düğümü ve Turchia’da Tarih Düğümü adlı çifte çalışmamızın bu bölümünde “Anadolu’nun Fethi” metaforu düğümünü dokuyacağız. Maveraünnehr’den, Horasan’a, oradan Turchia’ya geniş bir coğrafyadan, yerden, bir başka deyişle geniş bir tablodan söz ediyoruz –Dünyanın en büyük ‘resim’i bu. Ressam olaydım, fizikçi Bultmann’ın kulağıma fısıldadığı üzre:“Elektromanyetik dalga skalasıyla ağaç, nehir, deniz, dağ deneyimlerinin resmini yapmak, şiirini yazmak, tasvir etmek, anlatmak mümkün olmadığı”[25] için, elbette “Anadolu’nun Fethi”nin resmini yapardım yeşilinden kahverengisine, kırmızısına mavili beyazlı eleğimsağmanın altında mevsim mevsim renk değiştiren otların üzerinde çoşan, otlayan, dinlenen, kişneyen atların; renk renk çizgi çizgi dokunup çadırların içlerini dolayan Türk düğümüyle örülmüş,dokunmuş, şiirlenmiş[26] halıların, kilimlerin; Tienşan dağlarının kar lekeli çizgilerinin boz renkli eteklerinden başlayıp modern elastikiyet teorisini altüst eden[27] bir mühendislik harikası yurt (çadır)’lu arabaların dizi dizi, sıra sıra hareketleriyle görenlerin gözlerini belerten o devasa “yürüyen şehir”lerin; kızıl, ak börkleriyle Şii Buveyhilerin başlıklarına savaş açıp halifenin sarığını giyişlerinin; salgın hastalıklar sonucu biricik gelirleri olan sürülerini kaybedip yerleşik hayatın düşüklüğüne mahkum olarak sadece çiftçilik değil zanaatla da uğraşan “yatuk”ların sıkıntısını, Oğuz töresince her türlü haklarından mahrum kalıp savaşa katılmaları engellenen yerleşik ve yarı yerleşik hayata geçmiş bu yoksul yatuk/oturukların, hastalandığında köleler gibi bozkıra bırakılan fakirlerin[28] ve daha nicesinin resmini.

Zaman? Yaklaşık 970 ila 1270 ya da İbrahim İnal (Yınal)’ın Bizans ordusunu yendiği 1048 ila Moğolların Oğuzları/Türkleri önüne kattığıistila neticesi Kösedağ Savaşı 1253-54 yılları arası. Zamandan söz ediyorsak, müzikten söz edebilmemizin önü açıldı demektir. Ses ve zaman öğeleri, “bu iki öğe olmadan, müziği düşünmek olanaksızdır”[29]. Müzikçi olsaydım“Anadolu’nun Fethi”nin müziğini yapardım. Otların hışırtısının, rüzgarların, kızıl kumlu çöl boranlarının sesine karışan at, koyun, deve, tuğrul, çağrı,şahin, doğan ötüşlerinin, aslan gürlemelerinin seslerini duyuyorum; kıvrım kıvrım Deleuze’yen kıvrılan ırmakların yükselip alçalan, çağlayan, durulan seslerini; açlıktan kırılan kara budunun, dört nala at tıkırtılarının hemen üstünde kulağa kadar çekilen yaydan fırlamış ok tınnnlamasının sesini; çıtır ayacıklarıyla toprağın üzerinde sendeleyen buzağıların, kuzuların seslerini; kaynayan kazanların, ayran teknelerinin, ekşimik torbasından kâh toprağa kâh tahta kap kacağa süzüle süzüle damlayan suyun[30] sesini; savaşmeydanlarından fışkıran böğürtülerin, uraaann çığlıklarının, kılıçşıkırtılarının, at üstündeki binicinin her inip çıkışında terkisinde dövülen pastırmanın sesini; vurmalı, üflemeli çalgıların “müzik ruhun gürültüsüdür”şiarını, “Allahallah ya Allah, laailahe-illallah”ın sesini ve daha nicesini duyuyorum, ama yaklaşık 200/300 yıl sürecek bu müzik parçasına bu sesleri aktaramıyorum. Müzikçi değilim. “Anadolu’nun Fethi”nin şiirini yazmak isterdim. Allah beni kahretsin, üst(ün) insan şair de değilim. Eyy çeşit çeşit‘dolma’ları yemeye müsait okuyucu zevat, kala kala bana kaldınız, bana katlanacaksınız ya da katlanmayıp kaleme sarılacaksınız. –İşte er/yazı meydanıya da “yazınsal uzam”. Yönü, hızı ve şiddeti hem belirsiz hem de denetlenemeyen“bekar elektron” yada tarihin lekesi, fırçası ya da tarihin gürültü torbası bu göçebe Oğuzların/ Türklerin İslam memleketlerine yönelen hareketleri en başta Abbasi halifeliğini rahatsız etmiş ve Tuğrul Bey’den bu asi akınların durdurulmasını istemişti. Tuğrul Bey oradan oraya çekirge sürüsü misali sıçrayıp duran şiddet yüklü bekar elektronlara, tuhaf fırça darbeleriyle tarih tablosuna lekeler fışkırtan bu ‘fırça’lara haberci gönderip akınları İslam topraklarına yapmamalarını, Azerbaycan’a dönüp orada otlak ve kışlak kurup Bizans topraklarına yönelmelerini salık verecektir. Ali Sevim’in çekinik anlatımıyla: “Görüldüğü üzre, kısmen Bizans, kısmen da İslâm memleketlerine karşı yapılmış olan bu Türkmen hareketleri, federal bünye gereği, Selçuklu devletine tâbi olmalarına rağmen, devletin fetih planlarına uygun olarak yapılmamış ve dolayısıyla da devletin kontrol ve denetiminden uzak kalmıştır”[31].“İslâm memleketlerinin yıkımına neden olan bu göçebe Türkmen akınları geçici olmuş, hiç bir zaman bir fetih ve yerleşme harekâtı niteliği taşımamıştır. Batıyönünde gerçekleştirilen asıl istilâ ve fetih hareketleri Tuğrul Bey’in önderliğinde planlı ve bilinçli bir şekilde sürdürülmüştür.”[32] Osman Turan ise Büyük Selçuklu sultanlarının “Anadolu’da girişilen fetihler”i için biraz daha açık yazacaktır: “Orta Asya’dan göçen kesif Türk kitlelerini yerleştirecek bir yer bulmak gayesini güdüyordu. Bundan dolayı başlangıçta Büyük Selçuklu sultanları nazarında Anadolu bir uç beyliği, âsi bey ve boyların bir sürgün yatağı olarak telâkki ediliyordu”[33]. Selçuklu sultanları, özellikle de Tuğrul Bey huzursuzluk saçan Türk boylarını, pek çok yazıcının uyguladığı yazı diplomasine boyun eğerek [34] ifade edersem: Anadolu’ya yönlendirme planını uyguladı. Tuğrul Bey gücünün en önemli dayanağının Türkmenler olduğunu biliyordu, ne var ki onların yağmacılıkta ısrar edişleri, Müslüman beyliklerince tanınmak isteyen Tuğrul Bey’i zor durumda bırakıyordu. Tuğrul Bey Türkmenlerin yağmacılığını kısıtlamak zorundaydı.Türkmenleri İran’ın kuzeyinden Bizans İmparatorluğu’na ait Ermenistan’a ve Anadolu’ya göndermek bu sorunu çözmek için en uygun yol idi. “Aşırı bağımsız bir tutumu önlemek için de, başlarında bir önder olması gerekirdi ya da onlarıkendisi yönetmeliydi. İşte 1049’da İbrahim Yınal’ın, 1054’de de Tuğrul Bey’in Ermenistan’a yaptıkları seferlerin gerçek nedenleri bunlardı.”[35] Oğuz boy ve kabilelerinin Orta Asya’dan eşleri, çocukları, koyun, at ve deve sürüleriyle İran’a hareketi bir ganimet arayışı değil, aksine otlak, yaylak ve kışlak arayışı, eş deyişiyle bir ölüm-kalım meselesiydi. Dolayısıyla bu göçler hem yerleşikleri hem de buralarda eskiden beri oturan göçebe halkları rahatsız edecek, anlaşmazlıklara yol açacaktı.

Selçuklu ak budunu, kendi huzursuz soydaşlarınıfethettikleri toprakların yerleşik halklarının oturduğu alanlardan uzak tutma gayreti içindeydi. Bu siyaset göçebelerde hoşnutsuzluğa, hanedan ailesi ile boylardan oluşan ana kitlenin arasının açılmasına yol açıyordu. “Selçuklular, daha Tuğrul Bey zamanından itibaren bu “feodal bünye”yi değiştirme ve merkeziyetçi bir devlet vücûda getirme gayretine girişmişlerdir. Selçuklu Devleti kurulurken ülkeler, hanedan azası ve boy begleri arasında, hukukî mevki ve derecelerine göre taksim edilmiş, melik ve begler “feodal” bağlar nispetinde Tuğrul Beye bağlanmıştır. Ancak bu taksimden itibaren Tuğrul Bey hanedan mensuplarının hakimiyetlerini sınırlamaya ve aristokrat Türkmen beglerinin nüfuzunu kırmağa çalışmıştır. Ancak bu gayretler şiddetli mukavemetlere ve isyanlara sebep olmuş, “feodal nizâm”dan merkeziyetçi devlet sistemine geçmek ciddi zorluklarla karşılaşmıştır. Merkezileştirme gayretine en ciddi muhalefeti, “orijinal bir mesele” olarak kuruluşundan beri Selçuklu Devleti’ni meşgul eden Türkmenler göstermiştir”[36].


“Selçuk devletini, kuruluşundan beri, uğraştıran en mühim meselelerden biri göçebe Oğuzların muhâcereti idi. Selçuk devleti sınırlarıiçinde ve müslüman ülkelerinde kendi boy beyleri idaresinde müstakil hareket eden bu göçebe Türkmenler çok defa Selçuklu Sultanını tanımıyor veya zayıf bir feodal bağ ile ona tâbi olsa bile yurt bulmak ve sürüleri ile birlikte beslenmek maksadı ile İslâm beldelerini istilâ ediyor; yerli halk ile mücadeleye girişiyor ve neticede yağma ve kitâle sebep oluyorlardı. Tugrul Beg ve onun ilk halefleri, İslâm’ın sultanı ve hâmisi sıfatı ile, ülkelerini ve teb’asını bunların çapullarından korumak, fakat aynı zamanda devletinin temelini ve askerî kuvvetini teşkil eden bu ırkdaşlarına yurt bulmak ve onlara geçim imkânları hazırlamak gibi birbiri ile çatışan iki mesele karşısında idiler.”[37]

Tuğrul Bey’in çevresindeki beyler, onu bir beylerbeyi olarak görmüşlerdi. Şimdi onun bir İranlı Müslüman hükümdar gibi davranmasına ve çevresinde İranlıları hatta Arapları toplamasına karşıçıkıyorlardı. Bunun sonucunda da, İbrahim Yinal ve Kutalmıştarafından yönetilen Türkmen ayaklanması baş gösterdi.[38] Faruk Sümer’in “Türkiye Selçukluları’nın atası” dediği Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra onun buyruğundaki Oğuz bölüğü Selçuklulara bağlı kalmadılar. Neden? Gerdizî’de yazıldığı gibi, onlar Selçuklu ailesinden hatırasısilinmeyecek derecede bir zulüm mü gördüler? Yoksa…[39] “İran’ı ele geçirdikten sonra Selçuklular asli unsur olarak bağlı kaldıkları Türkmen kimliğini büsbütün yansıtmış değillerdi. Tarihçiler arasında özellikle Melikşah döneminden itibaren Selçuklular’ın ciddi bir biçimde İranîleştikleri görüşü yaygındır. Hatta bu siyasal oluşum orduya kadar nüfus etmişti”.[40] “Türk halkının onlara (Selçuklulara,İB) kendi hükümdarları gözüyle baktıklarını, veyahut bu sultanların kendilerinin Türk milliyeti fikrine dayanmağa çalıştıklarını gösteren hiçbir delil yoktu.”[41]

Devlet büyük ölçüde gulamlara dayanır hale geldi ve Oğuz/ Türkmen boylarının rolü azaldı. Rejimin askeri hizmetçileri için çok önemli olan ikta’ kurumu, boylara bağlı olmayan yeni tür bir ordu için iktisadi temel sağlayacak bazı tedbirlerle birlikte daha da geliştirildi.[42] Hakimiyetlerinin erken aşamalarından itibaren Selçuklular ellerinin altında siyaseten daha güvenilir bir orduya sahip olmanın gereklerine uygun hareket ettiler. Bu ise, boy unsurlardan daha bir uzaklaşmaya ve çatışmalara yol açtı;onlar da bu yabancılaşmayı aykırı dini hareketlerle ifade ettiler. Bu özellikle Rûm (Anadolu) Selçukluları için geçerliydi. Göçebeler burada kendilerini, Bizans hakimiyetinde uzun bir dini aykırılık tarihleri bulunan hayli renkli bir nüfus içinde bulmuşlardı.”[43]“Büyük Selçuklu ordusunun unsurları arasında yer alan Türkmenler ise devletin kuruluş sürecinde ordunun büyük kısmını teşkil ediyorlardı. Fakat Türkmenler daimî ve düzenli ordu niteliği taşımıyorlar, üstelik merkezî devlet anlayışı ve buna paralel olarak gelişen siyasî, idarî ve askerî idare tarzına uyum sağlamıyorlardı. Bu durum merkezî idareyle Türkmenlerin arasını iyice açtı ve Türkmenler, her fırsatta devlet otoritesine karşı çıkmaya başladılar. Bu sebeple Büyük Selçuklular gulâmlardan ve iktâ’askerlerinden teşekkül eden bir ordu kurarak Türkmenlerin ordu içerisindeki etkinliğine son verdiler. Türkmenlerin bir kısmı devlet otoritesinden uzak bölgelere çekildi. Bir kısmı ise bizzat Büyük Selçuklu sultanlarıtarafından Anadolu’ya gönderildi. Böylece Türkmenler doğrudan doğruya Büyük Selçuklu kadrosu içinde olmasalar da devletin sınırlarının genişletilmesi ve yeni fetih hareketlerine öncülük yapmaları bakımından (…) Anadolu’nun fethinde büyük rol oynadılar”[44]. Yazarak hikayeyi “Anadolu’nun Fethi”metaforu ekseninde sürdürebiliriz. Selçukluların Bizans üzerinde her hangi bir emelleri yoktu. Tersine Suriye’de savaşırken kanatlarını güvenceye almak için, kesinlikle Bizans ile barış halinde olmak istiyorlardı[45].

Alp Arslan, Suriye’yi işgal ederek Halep’i aldı Fatımilere cihat açtı; Romanos Diogenes tarafından arkadan vurulmamak için buradan kuzeybatıya yöneldi: Malazgirt Savaşı. Alparslan’ın orduları Bizans toprakları içinde daha fazla ilerlemedi, tersine Alparslan Mavareünnehr’e gitti, bir yıl sonra öldürüldü; yirmi yıl hükümranlık sürecek oğlu Melikşah’ın da ne gönlünde ne de gözünde Anadolu yoktu. “Malazgirt savaşından sonra gerçekleşen Küçük Asya fütuhatı,hiçbir şekilde Selçuklu yönetiminin başardığı bir iş değildi”[46]. Anadolu’nun Türkleşmesi Selçuk hanedanının eseri olmaktan ziyâde, Selçuk hanedânına sık sık başkaldıran Türkmen aşiretlerinin ve küçük emirliklerin eseridir.[47] Selçukluların izlediği siyaset ile Oğuzların/ Türklerin Anadolu’ya yayılması birbirinden ayrıdüğümlerdi. Alparslan fazla bir engelle karşılaşmadan Anadolu’nun önemli bir bölümünü ele geçirebilirdi, ama hiç bir Müslüman yönü olmayan bu ülkenin ele geçirilmesi onu ilgilendirmiyordu. Alparslan’ın asıl amacının Suriye yoluyla Mısar’a bir sefer düzenlemek olduğunu belirten Cahen’in yazdığınca: “Malazgirt savaşının gerçek tarihsel önemi, bu tarihten başlayarak Türkmenlerin rahatça Rum ülkesine girebilmeleridir. Ne var ki Selçukluların amacı bu değildi”[48].“Mısır’a saldırıyla meşgul olan Alparslan, fidye, evlilik bağları ve bazıtoprakları karşılığında (Romanos Diogenes’i –İB) serbest bırakmaya razıolmuştu. Bu cömert şartlar onun Bizans’ı fethetmeyi düşünmediğini gösterir.”[49] Alparslan Rum ülkesinin düşmesini istememiştir; gerçekte bu, yavaş yavaş ve bazı durumların yarattığı koşullar sonucunda olmuştur”[50]. Alparslan’ın ardılı Melikşah’ın Anadolu’daki Türkler konusunda izlediği siyaset açık ve seçikti: Babası gibi Melikşah da Rum ülkesini topraklarına katmayıdüşünmüyordu[51]. “1071’den sonra Bizans Anadolusu’nun istila ve işgal edilmesi süreci, aslında Selçuklu yönetiminin isteksizce onayladığı boy akıncılarının eseriydi”[52]. Bu bölgelere yapılan akınlar bu akınları düzenleyen kişilerin buralara yerleşmek düşüncesiyle değil de, kolayca ganimet toplamak ve bazı savaşçı serüvenler aramak amacıyla gerçekleşmiş;ganimetlerini toplar toplamaz Kuzey İran’daki karargahlarına dönmüşlerdir. Sınır bölgelerinin dışına giden ilk dönem gazileri, buralara sultanlar tarafından gönderilmediler. Bunlar genellikle ya tamamen bağımsız Türkmenlerdi ya da Selçuklu yönetimince istenmeyen kişilerdi. Bir bölümünü kaçakların meydana getirdiği bu gaziler için Anadolu Roma İmparatorluğu’nun bir parçası ve“Rum” ülkesi olmasının yanı sıra, sürülere el koyabilecekleri, tutsak alabilecekleri, köylülerden fidye toplayabilecekleri, ama çokçası da kendileri için sığınak işlevi gören bir ülkeydi. Bizans otoritesine boyun eğmeye hiç meyilli değildiler. Öte yandan Bizans’ı yeni bir devletle değiştirmek düşüncesine de büsbütün kapalı idiler[53]. Oğuz çobanları güçlü bir düzeni olan ekili eyaletlere girmeyi yasaklayan yasalara saygı göstermemişlerdi. Gazneli Mahmud, 1029’da onları geri sürmek zorunda kalmış; onlar da İran üzerinden Azerbaycan’a kaçmışlardı. Azerbeycan’daki yerel beyler onların yıkıcılığına bir yön vermek için, rakiplerine karşı düzenledikleri saldırılarda onlarıkullandılar, hatta Ermeni-Bizans sınırına gönderdiler. O bölgede daha sonralarıönemli bir rol oynayacak bu savaşçılar Anadolu’nun doğu ucuna işte böyle geldiler.[54]

Türkmenler Ermenistan’a ve hemen ardından Orta Anadolu’ya büyük çapta saldırılara giriştiler. Yalnızca yağma amacıyla da olsa, Anadolu’nun içlerine kadar sokuldular. Küçük Asya, Selçuklu yönetiminin katkısı olmadan “feth” edilmişdi. Kutulmuşoğlu Süleyman Küçük Asya’ya gönderildi; gönderilmesi yeni “feth” edilmiştopraklara duyulan ciddi bir ilgiden çok, bu prensten kurtulma kaygısının rol oynadığı sezilmektedir. Süleyman’ın kendisi de bu görevi yalnızca bir atlama taşı olarak; amca ve amcazadelerinin yaptığı gibi İslâm topraklarında kendine bir prenslik yaratabilmek için doğu güzergahına giden bir fırsat olarak görüyordu. Eline ilk geçen fırsatta da bu planını uygulamaya kalktı, olmadı,hayatını kaybetti; oğlu Kılıç Arslan da gözlerini İslâm dünyasına dikmişti, Anadolu’ya değil, ama olmadı- – “Süleyman’ın Konya dolaylarında yerleşmişardıllarının Eski İslâm dünyasına ilişkin hayallerinden vazgeçip Küçük Asya’yıyurtları ve eylem alanları olarak kabul etmeyi öğrenmeleri, 12. yüzyılın ortalarına rastlar”[55]. Benim “milad”ım 1176’dır, bu, hem Turchia’nın hem de Türklerin bir kez daha “Türkleşmesi”nin başlangıcıdır; ne var ki “Türkleşme” yolunda bir kısım “Türk” dediklerimizin Osmanlı(laşma) sapağına/ durağına uğranılacaktır. “Anadolu’nun fethi”, Türklerce fethi, merkezi hükümetin maksatlı bir siyaseti değildi. Harekete kendi dinamizmlerini‘gazi hattına’, yani Arap fetihleri döneminden beri İslam ile Hıristiyanlık arasında duran bir sınır bölgesine yönelten Oğuz/ Türkmen göçerleri öncülük etmiştir. Boy toplulukları, ama bütün boylar değil, bazı yerleri doldurmak ve bunların nihayetinde, bilhassa Cengizli ve Osmanlı dönemlerinde İslamlaşması ve Türkleşmesini sağlamak üzere yollarını bölgeye çevirdiler. Eremeev, 11. yy.’da Anadolu’ya giren Oğuz-Türkmenlerin (ve diğer Türklerden küçük toplulukların) toplam sayısını 500-700.000 olarak hesaplıyor. Moğol istilasının arifesinde sayıları belki bir milyondu. Bunlar kırsal kesimde, şehir ve kasabalarda bulunuyor, Anadolu’ya Türk karakteri kazandırıyordu.[56]

Moğol istilası yüzünden Türkmenlerin pek çoğu Anadolu’da toplanmıştı. Moğol istilası iledir ki Maveraünnehr, Horasan ve Azerbeycan’da yaşayan Türkmenlerin pek çoğu Anadolu’ya/ Diyar-ı Rum’a/ Turchia’ya geldiler. Oğuzlar/ Türkler Moğol istilasından kaçtılar, kovalandılar; iki yüzyıl önce de Tuğrul Bey’den başlayarak, Selçuklu yönetimi tarafından Rum’a sürülmüşler, itilmişlerdi. Türkler tarafından “Anadolu’nun fethi” metaforu örtüsünün altında tarihin dehşetiyle başbaşa kalan kovulgan “bekar elektron”lar kıpırdaşıyordu. Bizans yönetimi uzun süredir tanıdıkları, ordularında kullandıkları ve halklarıyla kaynaştırdıkları Oğuzları/ Türkleri tam anlamıyla düşman görmüyorlardı. Anadolu’daki Türkler Müslümandı ama, Müslümanlık onlar için büyük bir önem taşımıyordu. Onlarınki camisiz, ulemasız, arapçasız bir Müslümanlıktı. Birçok halkları sindirme becerisine ve tecrübesine sahip Bizans için Türkler de zamanla sindirileceklerdi. Gelir kaynaklarınıoluşturan limanlar ellerinde olduğu sürece kısa bir süreliğine Orta Anadolu’nun elden çıkması büyük bir önem arzetmiyordu. Öte yandan, Bizans kronikçi Anna Kommini’nin Anadolu’ya gelen Türk ve Türkmen ailelerinin çokluğunu “denizdeki kumlar”a, Nikitas Honiatis ise “denizdeki köpükler”e benzettiği sayısız Türkmen aileleri, Türk hakimiyet alanlarına göçer gelmiş, konar kalmışlardı. Aynızamanda Rum kontrolündeki sahalara da göç ede ede yerleşik sakinleri azınlıkta bırakacak sayılara ulaşmıştı. Rum kaynaklara göre, Türk göçleri ile birlikte Küçük Asya Hıristiyan halklarına bir haller olmuştu. Bunlar Rum Devleti söz konusu olduğunda Türkler yanında yer alıyor, onlara karşı yardım sever davranıyor, hatta öyle ki Vasileus’un sözlerini dahi dinlemiyordu; Türklerin dinine girip Müslüman oluyor, böylece “dinsiz”leşiyor, Türklerin tanrısına Rumca dua edip sünnet olmaya kalkıyorlar ve vergilerini vermiyorlardı.[57]

Benim okumalarıma göre “Anadolu’nun fethi”söz konusu değildir, bir başka deyişle tarih anlatısını “Türklerin Anadolu’yu fethi” anlatımı üzerine kurmam. Ancak, bu, “Anadolu’nun fethi”nden söz edilemeyeceği anlamına gelmez, kaldı ki, pek çok kişi söz ediyor da zaten. Pekiyi, neden Alparslan ve dolayısıyla 1071? “Vizigotlardan Sarasenlere değin, Hıristiyanlık ile temasa geçen bütün ırklar, kavimler er geç Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bu genel kuralın tek istisnası Türklerdir. Hıristiyanlığıkabul etmek şöyle dursun, Hıristiyanlığı ortadan kaldırmaya çalışmışlar; tarih sahnesine çıktıkları 1048 yılından beri (abç), Hıristiyan (Haçlı) düşmanlığının öncüsü, sözcüsü, simgesi olmuşlardır. Bu yüzden Türkler, Katolik Kilisesi (Vatikan Devleti)’nin XI-XVIII yy’lar arasındaki en önemli sorunu, düşmanıolarak görülmüştür. Hatta, Papalık Devleti’nin son bin yılı Türklerle savaşarak geçmiştir de denilebilir.” Bu satırların tarihçi olmayan yazarı Kardinal Newmann 1854’ki konferansını şöyle bitirir: “Türklerin savaş gücünü inkâr etmiyorum. Ama işte bu güç, onları imanın ve uygarlığın amansız düşmanıyapıyor. Onun için, Türklerle savaşmak, onları yok etmek zorundayız.”[58] 19. yeye’den yazan Katolik Kardinal, Türklerin tarih sahnesine, eş deyişiyle Turchia’ya çıkış tarihi için 1048’i işaret ediyor. Neden? Kardinal, tarihçi olmayıp bir din adamıdır; eş deyişiyle bir başka bilgiye sahiptir. Buraya dikkat. Tarihçi ve de din adamı olmayan benim uydurmalarıma göre, “Anadolu’nun fethi”ni işleyenler, bu olguyla eşzamanlı olarak cereyan eden Katolik-Ortodoks Hıristiyan çatışmasına dikkat etmezler. 1054-55’te “büyük ayrılık” olarak adıkonan Katolik-Ortodoks Hıristiyan çatışması 11. yüzyıl Turchia’sını anlamamız, soyutlamamız açısından fevkalade önemlidir. Ne ki bu yazının amacı bu olgunun peşinden gitmek değil. 1048 gibi erken bir tarihte Oğuz göçebelerinin Selçuklularca ‘Rûm’daki ‘kafirlere’ yani Bizans İmparatorluğu’na akın yapmalarıiçin teşvik edildiğinin kanıtlarına sahibiz. Güney Kafkasya’ya ve Doğu Anadolu’ya Türkmen akınları belki 1016 veya 1021 gibi erken bir tarihte başlamıştı. Bu akınlar, 1040 ve 1050’lerde daha sistemli bir hale geldi. Barthold, Selçukluların göçebeleri Bizans ve Gürcistan sınırlarına göndermelerinin kendi tarımsal nüfuslarını korumak arzusundan kaynaklandığınıöne sürer.[59]

1048’de ne oldu?

İbrahim Yınal Türkistan’dan Nîşâpûr’a gelen ve yurt arayan kesif bir Türkmen halkını, 1047 (439)’de Anadolu’ya sevkettikten sonra arkadan kendisi de büyük bir ordu ile harekete geçti. Çağdaş bir Ermeni müellifin ifadesi ile: “1048 yılında İran (Türk) milletinin korkunç dalgaları Garin (Karnukalak, İslâm kaynaklarında Kalikala: Erzurum) ve Pasin (Basian) ovalarına döküldü. İnsan dalgaları sel gibi memleketin dört köşesini istilâ etti.”[60]

18 Eylül 1048 yılında cereyan eden, Pasinler Türk-Rum savaşında Türkler 50.000 kişilik Rum ordusunu mağlup etmiş,Rum saflarında savaşan Gürcü Kral Liparit dahi esir alınmıştı. Bu savaş,Rumların Horasan Türkleri ile yaptığı ilk ve en büyük savaş olmalıydı. Tuğrul Bey, Vasileus Monamahos’la antlaşma yapmak üzere elçisini ve yanında Kral Liparit’i Konstantinupolis’e gönderdi. Yapılan antlaşmaya göre (1049/1050): Kosntantinupolis’te eskiden beri (Emeviler- Mesleme bin Abdu’l-Melik) var olan camiinin bakım ve onarımı yapılacak; camide, Halife tarafından gönderilecek bir görevli imam olacak; camideki hutbe (Şiî Fâtimî halifesi yerine) Sünni Abbasî halifesi ve Tuğrul Bey adına okunacaktı.[61] 1048, “Anadolu’nun Fethi” için fevkalade münasip bir sembol/milad tarih değil mi?

İbrahim İnal 1048’de Bizans ordusunu yendi. Uzatmayacağım: “Anadolu’nun Fethi” için 1048, 1071’den daha önemli olabilecek iken Türklerin “Anadolu’yu fethi”nden söz edenler İbrahim İnal’lı 1048’i değil, bir ifade başka ifade ile Alp Arslan vesilesiyle 1071’i “Anadolu’nun fethi” için uygun milat/ başlangıç görmüş,İbrahim İnal’ı tarihin dışına atmışlardır. Neden?

Tuğrul Bey halifenin çağrısıüzerine Bağdat’ta iken ana tarafından kardeşi olan İbrahim Yınal’ın Oğuzların mühim bir kısmını etrafında toplayarak bir kez daha (ilki 1049-1050’de) isyan etti. Oğuzlar Tuğrul Bey’in yerine İbrahim Yınal’ın hükümdar olmasınıistiyordu, çünkü Tuğrul Beyi’in kendilerine karşı takındığı tutumdan nefret derecesinde huzursuzdular. Tuğrul Bey, idaresi altındakiler için ganimet temin etmekle mükellef bir başbuğ olmak durumundan gittikçe uzaklaşıyordu. Nişabur’un yağmalanmasına engel olması buna bir örnekti. Yağma geleneğine uyulmadığı taktirde Oğuzların kendilerinden yüz çevirmeleri, bir başkasının etrafında toplanmaları mümkündü. Öte yandan da Tuğrul Bey için bu yeni dünyada bu tür hareketlere onay vererek devlet kurmak ve idare etmek mümkün değildi. Oğuzların başbuğlarına saygıları ve itaati sınırsız, ama karşılıksız değildi; başbuğ da töre’nin gerektirdiği vazifelerini yapmakla mükellefti. Bunlar yerine getirilmediğinde saygı ve itaat ortadan kalkıyor ve öfkeyle atlarına binen Oğuzlar aynı aileye mensup bir başkasının etrafında toplanıyorlardı.[62] Oğuz beyleri Selçukluların emri altına girmeye yanaşmıyorlar, tersine birlikten kopup yağmacılık temelli hayatlarını sürmek istiyorlardı.

“Irak Oğuzları’nın tek bir amaçları olduğu görülüyor ki, o da yağmacılıktır. Onlar bunu o kadar ileriye götürmüşlerdi ki, halife yağmadan vazgeçmeleri için kendilerine mektuplar yazmıştı. Bu Oğuz kümesinin başında bulunan beğlere zaptettikleri yerlerde ister müstakil, ister bir hükümdara bağlı olarak, dirlik düzenlik kurub oralarıidare etmek fikri her zaman yabancı kalmıştır.”[63]

Oğuzlar/ Türkmenlerden halkın şikayetleri halifelik merkezine kadar ulaşmıştı. Halife halkın malına ve canına dokunmamaları, memleketi tahrib etmemeleri için Selçuk ve Irak Türkmenlerinin başında bulunan beylere mektuplar gönderdi. Selçuk devletine henüz bağlanmamış olan Oğuz gruplarının geçim derdi ile yurt bulmak maksadı ile yaptıkları istilâ ve yağmalar karşısında o derece feryatlar yükselmiştir, ki bizzat halîfe Kâ’im bi’Emrillah bu duruma son vermek maksadı ile devrin meşhûr âlimi Mâverdî’yi, 1044 (435) senesinde, bir mektup ile Tuğrul beg’e gönderdi (…) Halife mektubunda: “Ey Tugrul beg Muhammed! Aldığın memleketler sana kâfidir. Diğer İslâm ülkelerine ve hükümdarlarına dokunma” diyordu.[64]

Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melik Şah döneminin icraatlarına baktığımızda İranlıvezirler ile memluk emirlerinin fikirlerinin hakim bir rol oynadığınıgörüyoruz. Devlet hizmetindeki Türkmen/Oğuz beğleri ancak bir kaç kişi olup, bunlar da mühim mevkiler değildi; gerek Tuğrul Bey’in gerekse Alp Arslan’ın büyük emirleri arasında Türkmen/Oğuz beylerini göremiyoruz. Tuğrul Bey ve Alp Arslan eldaşları olan Oğuzların, buyruklarına itaat etmemesi, özellikle de yağmacılık geleneğinden vazgeçmemelerinden şikayetçiydiler. Tuğrul Bey ve Alp Arslan isyankar, sert, mizaçlı, çabuk kızan eldaşları yerine itaatli, terbiyeli, ortama uyum sağlayan memlükleri tercih ederek onları yüksek mevkilere getirdiler. Bir kaynağa göre Alp Arslan eldaşlarından Oğuz/ Türkmenlerden pek çok kişiyi öldürmüştü. Yönetici beylerin Oğuz/ Türkmenlere sunduğu, onları Bizans ucuna sevk etmek ve orada başlarına ya bir Selçuklu şehzadesi geçirmek veya onları bir memlûk emirinin buyruğuna vermekti. [65]

Alp Arslan’ın, ardından oğlu Melik-Şah’ın veziri olan Nizam el-Mülk ve Fars bürokrasisi Türkmen aşiretlerini, 9. yüzyılda halifelere ve Buveyhi emirlerine hizmet etmiş Türk muhafız birlikleri haline getirmek istiyorlardı. Sultanın mücadeleci, isyankar soydaşlarını itaat altına almak hiç de kolay değildi. Sultan, Nizam el-Mülk’ün içinden geldiği eski aşiretinin gelenekleri doğrultusunda Türkmenleri/Oğuzları yerleşikleştirerek İranlılaştırma düşüncelerine eşlik ediyordu. Türk kağanlar İranlı idareciler haline geldikçe yerleşikler ile göçebeler arasındaki kaçınılmaz kavgalar yerleşikler lehine halledildiği için ya yerleşik hayata alışmak ya da fethettikleri bu topraklarda kâh bir takım zorluklarla boğuşacak, kâh ayak direyecektir.[66] Göçebe Türkmenler/Oğuzlar ile hükümdarları arasındaki bariz davranış farklarıdikkatleri çekiyordu. İdrisi’nin Türkler/ Oğuzlar hakkında dikkate değer gözlemi bu tezatı yansıtıyordu: “Begleri cengâver, tedbirli, metin âdildirler; faziletleriyle temâyüz etmiştirler; millet, zâlim, vahşî, kaba ve cahildi”[67].


“İran’ın sultanları olan Türkmen Selçuklularınİran’ı Türkleştirmemiş olmalarının sebebinin bunu bilhassa istemediklerinden ileri geldiği dikkat çekici bir husustur. Tam tersine gördüğümüz üzere kendilerini isteyerek İranlı yapmışlar ve eski Sâsâni hükümdarları gibi,İran halklarını Oğuz aşiretlerinin yağmalarından korumak, İran kültürünü Türkmen tehdidinden kurtarmak için gayret sarfetmişlerdir.”[68]İran’da, Fars kültür ve soyu ülkenin tamamen Türkleşmesine izin vermeyecek kadar güçlüydü. Tam tersine Türk istilacılar yavaş yavaş Farslılaşmışlar, hanedanlar hemen Fars etkisine girerken aşiretler birkaç nesil beklemişlerdir. Örneğin Sultan Melik-Şah’ın en küçük oğlu Sancar“Fars medeniyetinin koruyucularından, İranlılaşmış Türk’ün en mükemmel tipini teşkil eder.”[69] Öte yandan, not etmeliyim, kültür açısından Anadolu Selçukluları da İran’daki kuzenleri (“kuzen” mi? Yapma be İlyaz, ne bu türkçesizlik?) kadar açık bir şekilde İranlılaşma isteği gösteriyorlardı.

Tarihçilerin uydurduğu adla “Büyük Selçuklular” Oğuzların/ Türklerin olduğu kadar İran tarihinin de bir parçasıdır. Oğuzlar istemelerine rağmen İran’da barınamadılar. Bu barınamayış ile “Anadolu’nun fethi” arasında bir bağ kurmalı,11.-13. yüzyıl Bizans tarihi ile örmeliyiz.

“Türkler Anadolu’yu fethetti” ya da kısaca “Anadolu’nun fethi” ifadesi Türk tarihi yazımındaki metaforlardan biridir. Birbirinden bağımsız ve de birbiriyle ilgisiz öğeler –“Anadolu”,“Türkler”, “fethetmek”- bir araya getirilip birbirine bağlanarak bir tarihsel olguyu ya da olgular sürecini anlamayı/anlatmayı
kolaylaştıran bir anlam alanı oluşturur, ki bu işlem kimileyin, somut gerçeklliği silecek, onu görmeye ihtiyaç hissettirmeyecek kertede üzerini gerçek(lik) örtüsüyle örten bir metafordur. Bu metafor “trafik canavarı”, “Haçlı Seferleri”, “Ermeni soykırımı” metaforlarında olduğu gibi piyasada işgören kollektif yaratılardır, bir başka deyişle de, tekil yaratımlar değildirler. –“Duruma göre, akıl kendini apaçık ifade edemeyip çarpıtmalara sahtekârlıklara başvurur. İşte gene bu durumlarda mecburen bir tür metaforla konuşulduğunu da sıkça görürüz, kavranması kolaydır; ama el konması zordur bu metaforlarla konuşan dile.”[70]



Anadolu ve Türkler üzerine bir metafor üretecek olsam,şahsen ben, “Anadolu’yu Türkler çadır belledi” yollu bir demeyi yeğlerim, yeğliyorum da zaten. Aynı zamanda yurt demek olan çadırın Türklerin kozmogonisinde, devlet yapılaşması kavrayışında çok önemli bir yeri olmakla birlikte, bir de ölüm-kalım meselesidir “çadır” –galiba hâlâ.. Turchia/Anadolu çadırı, ölüm-kalım meselesidir. Turchia, Türklerin “Türkleşmesi” diyeceğim 1176 tarihli Miryakefalon savaşı ile yurt/çadır edinilmeye başlanmıştır, çünkü yaklaşık üç yüzyılda üç göç dalgasıyla Anadolu’ya kâh kovulan, kâh sürülen, kâh gelen, kâh itelenen bekar elektronlar, demem o ki Oğuzlar (Türkler), o tarihten itibaren İran’a geri dönme fikrinden artık kopmuşlardır. İçlerinden fışkıran müthiş bir hayatta kalma arzusu enerjisiyle hareket eden bu bekar elektronlar, isteyen “çekirge sürüleri” metaforunu kullanabilir, kullanılmıştır da, tarihin dehşetiyle boğuşurken Turchia’da hiç haberlerinde dahi olmadıklarıKatolik-Ortodoks Hıristiyan savaşına bilmeden dahil olacaklardır; kaldı ki Katolikler de Ortodokslar da “büyük ayrılık” diyecekleri 1054-55’te, Malazgirt’li 1071’de, “Birinci Haçlı Seferi”li 1096’da Türkleri görmemişler, umursamamışlardı. Nedeni çok basit: çünkü henüz “Türk” değillerdi, yani: tarihsel ve siyasal bir kavram olarak ‘Türk’ henüz yok idi. Miryakefalon sonrası tarihsel süreçte Türklerin “Türkleşmesi”nde kanımca bir, İslamiyet, iki, Osmanlı devleti fevkalade önemli siyasi ve hayati bir rol oynayacaktır, ama 1176’dan sonra elbette –İran’dan, İran’da barınma ümidinin kesilmesi vasıtası ile. Ana kütle olarak Turchia’da Türkler Hıristiyanlığı neden seçmediler? Yada Yahudiliği? Önlerinde, arkalarında demek istiyorum, Hazar devleti örneği vardı, 950’lerde yıkılmıştı. Özel olarak İslamiyete, genel olarak Hıristiyanlığa meyilli miydiler? Kanımca hayır. Türklerin bir kısmıHıristiyanlığı da, Yahudiliği de, Budacılığı vb. ni seçmişlerdi; Turchia’ya gelen, kovalanan, itelenen Türkler, Oğuzlar diyelim, şamanlıkla idare edenlerdi. Ve ilginçtir şamanlıkta direten bu Türkler Müslümanlaşacaklardır Turchia’da. Bunun türevi: Turchia’da Türklerin Müslümanlaşmasında şamanlığı sürdürenlerin, bir başka türlü dendikte, Yahudileşmemiş, Hıristiyanlaşmamış Türklerin/ Oğuzların, farkında olmadan payıvardı, diyebiliriz. Bu, bir; ikincisi, Turchia’da yerleşik hayata geçmeleri,şehirleşmeleri iledir ki şehre hitab eden İslamiyet’e uyum sağlamaya, yüzyıllar sürecek oluşuma dahil olmaya başlamışlardır. Demem o ki, Oğuzların/ Türkmenlerin hem bir şehir dini olan İslamiyet’i seçişleri hem de yerleşikleşmeleri Anadolu’nun ‘çadır’ bellenmesinde, yurtsanmasında,“fethedilme”sinde önemli etmenlerden biri olmuştur. “Anadolu’nun Türkler tarafından fethi” tarihsel bir olguyu hem anlamamıza, hem de anlatmamıza yarayan dilsel bir ifadedir, yoksa tarihsel gerçekliğin kendisi değil –Türklerin hedefi, amacı “Anadolu’nun fethi”değildi. İstanbul Türkler tarafından fethedilmiştir, ama Anadolu’nun Türkler tarafından fethi sözkonusu değildir. Türkler üç göç dalgasıyla Anadolu’ya, Küçük Asya’ya, düzeltiyorum Diyar-ı Rum’a, biraz daha düzeltiyorum, Turchia’ya geldiler; bu göçler iki yüz yıldan fazla sürdü –böyle fetih mi olur? Oğuzların/ Türkmenlerin/ Türklerin Müslümanlaşmasında Osmanlı devletinin ama bilhassa 2. Bayezıd ila Yavuz Sultan Selim döneminin önemine dikkat çekmek isterim. Ne demek istiyorum? 15. yüzyıl son çeyreği ila 16. yüzyıl başı Türkler Müslüman olmuşlardır, kastım o ki, artık geri dönüşsüz olarak… Aslına bakılırsa Türkler, yani Turchia’lı Türkler, kabaca der isem, Tuğrul Bey’in halifenin çağrısıüzerine Bağdat’a girdiği 1055 tarihli miladı ile dahi, tarihlerinin hiç bir döneminde “Müslüman” olmamışlardı, Sünni oldular hep. “Türchia’da İslam Düğümü” adlı bölümünde değindiğim için uzatmıyorum. Tekrar “Anadolu’nun fethi”ne geri dönelim.
Anadolu’nun fethi düğümü…


                                                                                                          İlyaz Bingül


[1] Ahmet Taşağıl, Kök Tengri’nin Çoçukları, Bilge Kültür Sanat Y., İst., 2013, s. 42
[2] Kemal Üçüncü, “Anadolu ve Balkanların Fethi Sürecinde Türkmen Boylarının Hazar Ötesinden Taşıdığı Sözlü Kültürün İşlevi”, Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık 2006, İst.
[3] V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, hzl. Kâzım Yaşar Kopraman- Afşar İsmail Aka, Kült. Baklğ.., Ank. s. 138-140
[4] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., 2. bs., 1984, İst., s. 23
[5] V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, hzl. Kâzım Yaşar Kopraman- Afşar İsmail Aka, Kült. Baklğ.., Ank. s. 142
[6] İlhan Şahin, “Anadolu’da Oğuzlar”, Osmanlı Döneminde Konar-Göçerler, Eren y., İst., 20006, s.56
[7] René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken y., İst., 1980, s. 153
[8] Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, çev. Ekber N. Necef/ Ahmet Annaberdiyev, Selenge y., İst., 2002 s. 259-260
[9] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu, 2. bs., 1969, İst., s. 42-46
[10] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu, 2. bs., 1969, İst., s. 58
[11] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Ana y., 3. bs., 1980, s. 60
[12] İlya Prigogine, Kesinliklerin Sonu: Zaman, Kaos ve Doğa Yasaları, çev. İbrahim Şener, İzdüşüm y., İst., 2004, s. 65
[13] İlya Prigogine, Kesinliklerin Sonu: Zaman, Kaos ve Doğa Yasaları, çev. İbrahim Şener, İzdüşüm y., İst., 2004, s. 83-84
[14] Louis De Broglie, Yeni Fizik Kuvantumları, çev. YakupŞahan, Kabalcı y., İst., 1992, s. 13
[15] Heinz R. Pagels, Kozmik Kod II: Maddenin İçine Gezi, çev. Nezihe Bahar, Sarmal y., İst., 1993, s. 57.
[16] “Oğuzlar (Türkmenler)” adıyla yazan Faruk Sümer ne görmüştü, neyi keşfetmişti, ne de ısrar etmişti?
[17] Friedrich Cramer, Kaos ve Düzen: Sırat Köprüsündeki Hayat, çev. Veysel Atayman, Belge y., İst., 1998, s. 51
[18] İlyaz Bingül, “İki Mezartaşı”, Kitap-lık, Aralık 2009, sayı 133
[19] Bu satırları sarf eden devrimci yada “şair” İsmet Özel Müslüman mıdır, asi Oğuz mudur?
[20] Y. Nambu, Kuarklar: Temel Parçacık Fiziğine Giriş, çev. Zülal Kılıç, Sarmal y., İst., 1994 s. 13
[21] B. K. Ridley, Zaman, Uzay ve Şeyler, çev. Yeşim Özben, Sarmal y., İst., 1996, s. 22
[22] B. K. Ridley, Zaman, Uzay ve Şeyler, çev. Yeşim Özben, Sarmal y., İst., 1996, s. 25
[23] Faruk Sümer. Oğuzlar (Türkmenler), Ana y., İst., 3. bs., 1980, s. 1
[24] Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı (1821-1922), çev. Fatma Sarıkaya, TTK, Ank., 2012, s. 1
[25] zikreden Ernst Bloch, Hıristiyanlıktaki Ateizm, çev. Veysel Atayman, Ayrıntı y., İst., 2013, s. 89
[26] Alıntılanacak bir “kaynak”a maalesef henüz rastlamadım.
[27] N. M. Budayev, Kim Bu Çerkesler, çev. D. Ahsen Batur, Selenge y., 2009, s. 42
[28] Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, çev. Ekber N. Necef/ Ahmet Annaberdiyev, Selenge y., İst., 2002. s. 146, 162-3
[29] İgor Stravinsky, Müziğin Poetikası, çev. Cem Taylan, Pan y., İst., 2000, s. 27
[30] “Su yaşlanır mı?” Beni kıskandıran bu nefis şairce soruyu ilk ben sormak isterdim, kimyacı İlya Prigogine soruyor ve yanıtlıyor, bense sıkıcı mı sıkıcı o kitabı okuyorum: “Jeolojik zaman dönemlerinde kararlıolan bireysel molekülleri ele alırsak kuşkusuz hayır.” diyor, cevaptan hiç bişey anlamıyorum, olsun.
[31] Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, TTK., Ank., 3. bs., 1993, s. 48
[32] Ali Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, TTK., Ank., 1989, s. 17
[33] Osman Turan. “Türkler ve İslâmiyet”, Selçuklular veİslâmiyet, Ötüken y., İst., 7. bs., 2010 s, 30
[34] Neden? Çünkü başka türlü ifade edersen bu yazıyı hiç bir yerde yayınlatamazsın canikom. Bu koşullarda hâlâ –sözümona- yazmak mıalçaklık, yazmamak mı alçaklık sorusu önümde dağ gibi durmaktadır. Ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı’nın, Yusuf Halaçoğlu’nun sanırım Kayseri’deki kiraz festivali benzeri bir etkinlikte yaptığı açıklamalar üzerine “faşistlikle”suçlanması tartışmalarında “halkın önünde tarih mi anlatılır” yollu açıklamasıkulaklarıma küpedir bir. İki, ekmek teknem olacak doktora çalışmama onay verecek jüri üyelerimin önünde ve de bu doktora çalışması yüzünden beş yıldır eve ekmek götürmedğim karıma ne diyebilirim? Yada araştırmalarımı parasal vb. fonlayarak destek verecek kurumlara arkamı yaslamadan… tarih nasıl yazılır?
[35] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., 2. bs., 1984, İst., s. 41
[36] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK, Ank., 2010, s. 35
[37] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu, 2. bs., 1969, İst., s. 72
[38] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., 2. bs., 1984, İst., s. 43
[39] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Ana y., İst., 3. bs., 1980, s. 68-69
[40] Ekber N. Necef- Ahmet Annaberdiyev, Hazar Ötesi Türkmenleri, Kaknüs y., İst., 2003, s. 187
[41] V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, hzl. Kâzım Yaşar Kopraman- Afşar İsmail Aka, Kült. Baklğ.., Ank. s. 151
[42] Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, çev. Ekber N. Necef/ Ahmet Annaberdiyev, Selenge y., İst., 2002.
[43] Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, KaraM y., Çorum, 2. bs., 2006, s. 261 s. 259
[44] Erkan Göksu, Türkiye Selçuklularında Ordu, TTK, Ank., 2010, s. 23
[45] Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, çev. Fatmagül Berktay, Kaynak y., İst., 1985, s. 28. Osman Turan bu görüşü, “tarihin seyrine aykırı iddialar” olarak değerlendirir. Bak: Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu, 2. bs., 1969, İst., s. 76
[46] Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, çev. Fatmagül Berktay, Kaynak y., İst., 1985, s. 28
[47] René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken y., İst., 1980, s. 160
[48] Claude Cahen, Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., İst., 2. bs., 1984, s. 45-47
[49] Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, KaraM y., Çorum, 2. bs., 2006, s. 261
[50] Claude Cahen, Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., İst., 2. bs., 1984, s. 87
[51] Claude Cahen, Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., İst., 2. bs., 1984, s. 93
[52] Peter B. Golden, “Orta Asya’da İslâmiyetin İlk Dönemleri ve Karahanlılar”, Erken İç Asya Tarihi içinde, derl. Denis Sinor. Çev. Halil Berktay, İletişim y., İst. 4. bs., 2003 s. 490
[53] Claude Cahen, Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., İst., 2. bs., 1984, s. 82
[54] Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, e y., 2. bs., 1984, İst., s 39
[55] Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, çev. Fatmagül Berktay, Kaynak y., İst., 1985, s. 32
[56] zikreden Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş,çev. Osman Karatay, KaraM y., Çorum, 2. bs., 2006, s. 264
[57] Adem Tülüce, Bizans Tarih Yazımında Öteki Selçuklu Kimliği, Selenge y., İst., 2001, s. 27
[58] Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, Remzi y., 7. bs., 2003,İst., s. 309
[59] Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, KaraM y., Çorum, 2. bs., 2006, s. 260-261
[60] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu, 2. bs., 1969, İst., s. 82
[61] Adem Tülüce, Bizans Tarih Yazımında Öteki Selçuklu Kimliği, Selenge y., İst., 2001, s. 38
[62] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Ana y., 3. bs., 1980, s. 97-99
[63] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Ana y., 3. bs., 1980, s. 85
[64] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu, 2. bs., 1969, İst., s. 74
[65] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Ana y., İst., 3. bs., 1980, s. 105-108
[66] V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, hzl. Hakkı Dursun Yıldız, TTK., Ank., 1990, s. 330
[67] V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, hzl. Hakkı Dursun Yıldız, TTK., Ank., 1990, s. 326
[68] René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken y., İst., 1980, s. 166
[69] René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken y., İst., 1980, s. 162-163

[70] Ernst Bloch, Hıristiyanlıktaki Ateizm, çev. Veysel Atayman, Ayrıntı y., İst., 2013, s. 

Türkçenin Anadolu Serüveni


Türklere ve Türkçeye karsı olumsuz tutum,Emevi ve Abbasi devletleri zamanında baslamıstır. Bu dönemlerde Suubiye hareketleri en üst seviyeye çıkmıstı. El-Cahız Türklerin faziletlerini anlattığı ve onları övdüğü Fezailü’l Etrak adlı eserini yazmıstır. Hatta Divanü Lugat’it Türk’ün yazılma zemini Arap ve İranlıların Türklere karsı olumsuz tutumlarının olusturduğunu,Kasgar’dan Bağdat’a gelen Kasgarlı Mahmut’un bu durumdan etkilenerek eserini yazmaya basladığını düsünebiliriz. Arapların Türklere karsı olumsuz tutumunun Memluklar döneminde de devam ettiğini görmekteyiz. Arap asıllı din bilginleri böyle bir halka mensup hanedanın iktidarının mesru olmayacağı ideolojisini alttan alta yaymıslardır(Develi, 2002).Selçuklu sultanları öz be öz Türk olmalarına rağmen, İslâm dinine sarsılmaz bir iman ile bağlanmaları, halifelere Anadolu’nun hızla Türklestirilmesi için boylar hâlinde göç ederek gelen Türkler kenar semtlere yerlestirilmis, onlara toprak verilerek geçimlerini tarımla sağlama imkânı sunulmustu. Savas zamanında Selçuklu sultanlarının yanında olan Türk asiretleri normal zamanlarda tarım ve hayvancılık ile uğrasmaktaydılar. Islama karsı sonsuz itaatleri onların Arap kültürünün etkisine girmesine neden olmustu. Bastırdıkları paralarda halifelere duydukları itaati ifade ediyorlardı. Halkın dilinin, medrese eğitiminin Türkçe olmasına rağmen, medresede ilk önce Arapça öğretilmekte ve daha ileri zamanlarda da Farsça verilmekteydi. Böylece Türkçenin yanında medreselerde Arapça, Farsça okumus, bu dilleri bilen aydınlar topluluğu sehir halkını meydana getiriyordu. Bu entel zümrenin anadilleri Türkçeydi. Evde, aile arasında, çarsıda, pazarda Türkçe konustukları, Türkçe anlasıp birlestikleri halde kendilerini Türk saymıyor, sehirli biliyordu, onlara göre Türk, sehrin dısında köyde, obada, kıslak ve yaylak, yarı göçebe hayat süren, geçimini daha çok hayvan besiciliği, çift-çubukla sürdüren Türkmenlerdi. Bunlar, sehirlinin nazarında okuyup yazmasını bilmeyen, giyimi, kusamı, konusması ile kaba-saba insanlardı.(Önder, 1993)Türklerin ve Türkçenin bu kadar horlandığı, küçük görüldüğü bir dönemde,Karamanoğlu Mehmet Beyin 13 Mayıs 1277 tarihinde Türkçe ile yayınladığı fermanı köylü Türklerin sehirli Türklere baskaldırısı olarak yorumlanmaktadır (Önder, 1993).Türkçenin yavas yavas itibar kazanması beylikler döneminde olmustur. XII.yüzyılın ortalarından itibaren, Moğol baskısı yüzüden sürekli olarak batıya doğru akan Oğuz kitleleri, Anadolu’daki Türk nüfusunun artmasına ve önceden burada var olan edebî geleneklerin yeni gelenlerle beslenerek dahada zenginlesmesini sağladılar. Artan nüfusun karsısında Türkçe, Farsça karsısında gittikçe kendini kabul ettirmeye ve Farsçanın hakimiyetine sonvererek bir yazı dili olarak yavas yavas filizlenmeye
basladı (Özkan,2004).Halkın sayısının fazla olması, dinî hayatın sosyal hayata hakim olması, dinî hayatı öğretecek eserlerin yazılmasının kaçınılmaz olması Türkçenin itibarını kazanmasına zemin hazırlamıstır. Beylikler döneminde Türkçenin kendisini bulması için ortak zeminin yavas yavas olustuğunu görmekteyiz.Bir çok bey bizzat emir vererek sairlerden Türkçe eser meydana getirmelerini ya da tercüme etmelerini istemistir.

Germiyan Beyi Süleyman Sah basta olmak üzere Osmanlı Sultanı II. Murat Han ile Umur Bey bunların basında gelmektedir. Türkçeye tercüme edilen eserlerin bile dilini beğenmeyerek ikinci defa tercüme edilmesini isteyen, hatta Karamanoğlu İbrahim Beye sevdegname olarak bilinen meshur yemini Türkçe olarak yaptıran II. Murat Hanın Türkçeye olan hizmeti pek fazladır (Yavuz, 1983). Türkçe Anadolu’da itibar kazanmasına rağmen bu çok da kolay olmamıstır.On dördüncü yüzyılda yasayan ve Garipname adlı mesneviyi yazan Asık Pasa (Aktaran Yavuz,1983) bu eserinde: Türk diline kimseler bakmaz idi 
Türklere hergiz gönül akmaz idi,
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
(Kimse Türk diline değer vermez, Türklere asla muhabbet duymazdı,Türklerin kendileri dahi, kendi dillerine değer vermez, ince ve uğrasılı bu dili iyi kullanmazlardı)

Yine aynı yüzyılda Süheyl ü Nevbahar (Dilçin, 1991) adlı eseri yazan Hoca Mes’ud Türkçe için;

Bu bir nice beyti düzünce benim
Haceletten eridi yarı tenim
Ki bir ehl kisi eger okuya
Rekîkini anlaya ve kakıya
Diye hiç terkip bilmez imis
Söz içinde tertîp bilmez imis

(Bu kadar beyti yazınca, anlayan bir kisi çıkar da bu eserde niye hiç tamlama kullanılmamıs, bu sair hiç yazıyı düzene sokmayı bilmiyor diyerek bende kusur bulur korkusu ile utancımdan tenimin yarısı eridi.)

Hâlbuki gerek Âsık Pasa’nın yazmıs olduğu Garipname adlı eser ve gerekse Hoca Mesud’un eseri Türk Edebiyatı açısından bulunmaz bir hazine seviyesindedir, bunlar Türkçenin kendini bulduğu, halkın anlayacağı dildeve seviyede yazılmıs muhtesem eserlerdir. Bu eserler Türkçenin gelisimine zemin hazırlamıs, Türkçenin edebiyat alanında kullanılmasına ön ayak olmustur, fakat bu güzel eserleri meydana getiren sairler, bu isi kolaylıkla yapmamıs, herkesin Türkçe yazmaktan çekindiği bir zamanda bütün elestirileri de göze alarak kendi ana dillerinde eser meydana getirmistir.

Yine on besinci yüzyıl sairlerinden Sarıca Kemal (Aktaran Dilçin,1991)Türkçe için:

Bu Türkî dil be-gâyet sert dildür
Söz ehli isbu dilden key hacîldür.

diyerek dilin sanat dili olarak gelismediğini, bu yüzden de sair ve yazarların bu dili kullanmakta hem zorluk çektiklerini hem de utandıklarını dile getirmistir.On besinci yüzyıla gelindiğinde iki farklı bölgede, iki farklı sesin aynı yüreklilik ve duygu ile aynı seyleri söylediklerini görmekteyiz. Türk dünyası edebiyatının en büyük sairlerinden Ali Sir Nevai ile sairliği onun kadar büyük olmasa bile kendi halinde fikirlerini dile getiren Kaygusuz Abdal Türkçeye karsı aynı bilinçle sarılmıs, Türkçenin yüceliğini dile getirmislerdir. Muhakemetü’l- Lugateyn adlı eseri meydana getiren Nevai Türkçenin en büyük savunucuları durumuna gelmis, Türkçenin Farsçadan daha ince derinliklerin bulunduğu söyleyerek:

Türk’ün bilgisiz ve zavallı gençleri, güzel sanarak Farsça siir söylemeye özeniyorlar. Türkçede bunca zenginlik dururken bu dilde siir söyleminin hüner göstermenin daha yerindeve daha kolay olacağını anlar, Türk dilinin zenginlik ve genisliği bunca delillerle sabit olduktan sonra da lazımdır ki bu halk arasında yetisen sanat adamlarını, öz dileri dururken özge dillerle siir söylememelidir. (Banarlı,1987)

Ali Sir Nevaî ile aynı fikri savunan Alanyalı Kaygusuz Abdal, Gülistan(Güzel, 2002) adlı eserinde Türkçeye sahip çıkarak Türkçenin derinliğinin Hz.Adem’e kadar dayandığını dile getirmektedir.

Hak buyırdı Cebrâil’e var didi
Âdem’i cennet içinden sür didi
Geldi Cebrail Âdem’e söyledi
Hak buyrugunu âyân eyledi
Cebrâil didi, çıkgil Uçmag’dan Âdem
Tanrı’nın buyrugu budur is bu dem
Nice ki söyledi Âdem gitmedi
Cebrâil’in sözüni isitmedi
Türk dilin Tanrı buyurdu Cebrâil
Türk dilince söylegil dur git digil
Türk dilince Cebrail hey dur, didi
Duru-gel Uçmag’ın terkin ur didi,

Kaygusuz Abdal ilk insan olan Hz. Âdem’in Türkçeyi bildiğini veTürkçeden anladığını, bu dilden anladığı için cennetten çıktığını söylemek istemektedir.Yavuz (1983)

XIII-XVI Asırda. Türkçe eser veren sairlerin Türkçe yazman edenlerini birkaç baslık altında toplamıstır:

- Devlet adamlarının ve beylerinin doğrudan doğruyaTürkçeyi korumaları ve eserlerini Türkçe yazmaya zorlanması ve öğrenme istekleri,
- Tarikat büyüklerinin halkı irsat için Türkçe yazıp söylemeleri
-Türkçe eser vermekle mensubu bulundukları millete ilim yönünden hizmet etme, hayır dua ile anılma ve unutulmama düsüncesi,
-Tercüme arzusu yanında Tatarca ve Kırım Türkçesini beğenmeyerek bunları Anadolu Türkçesine çevirme gayretleri,
-Meslek gayreti,
-Mevzuda yeni vadiler arama,
-İbret için eser yazma,
-Türkçecilik suuru ile eser verenler

Türkçeye karsı süpheli yaklasımın bazı siirlerde yavas yavas bilinçli baskaldırıya, isyana dönüstüğü görülmektedir. XVI. Yüzyıl mahallîlesme hareketlerinin ön plana çıktığı, sairlerin halkın dilini, kültürünü daha iyi anlayıp benimsedikleri devir olmustur. Necati Bey ile baslayan halkın dilini ve kültürünü divan siirine yansıtma yaklasımı, Türki-i basit akımı ile zirveye çıkmıstır. Köprülü’nün (1986) millîlesme hareketi olarak gördüğü ve “acaba bu cereyan ne gibi tarihî amillerin tesiriyle doğdu, Türki-i basit ile yazan baska sairler de oldu mu?” sorusunu sorduğu bu hareketin alt yapısında, dili,kültürü hırpalanmıs, merkezin dısında kalan sairlerin edebiyat dünyasına hızla girdiklerinin göstergesi olmustur. Nihal Atsız (1934) bu dönemi dilde milliyetperverliğin ön plâna çıktığı devir olarak nitelendirmistir. Andrews(2000) Türkî-i basit diye bilinen bu girisimden bugüne yalnızca Edirneli Nazmî’nin 286 siiri kaldığını söylemektedir. Bu girisim çoğu zaman Türk millî ruhunun veya Türk millî dilinin yabancı bir edebiyat geleneğinin tahakkümüne karsı baskaldırısı olarak nitelenir, diyerek dilde ki milliyetçiliğin bazı kesimlerce içsellestirildiğini göstermektedir. Mermer(2006) ise Edirneli Nazmî’de görülen sade Türkçe ile yazılan siirlerin divan edebiyatında ilk defa ortaya çıkmıs manzumeler olmadığını, az da olsa bazı sairlerin divanlarında bu tür siirlere rastlandığını, XV. yüzyılda KaramanlıAyni, XVI. yüzyılda Kütahyalı Rahimî’de bu tarz siirlere rastlandığını söylemekte, Türki-i basit hareketinin bir Türkçecilik akımı, Arapça ve Farsçaya karsı bir tepki ve sanat hareketi olmadığını, bunun divan siirinin gelisme çizgisinde mahallilesmenin önemli bir yansıması olduğunu dile getirmektedir.

Fakat XV ve XVI. yüzyıllarda yasamıs bazı sairlerin siirlerine baktığımızda sairlerin dile karsı tutumlarının yansımadan ziyade bilinçli bir karsı çıkısı,fikir yürütmeyi, Arapçaya karsı körü körüne bağlanmanın anlamsız olduğu düsüncelerini görmekteyiz, bu ortamın yavas yavas Türki-i basit hareketinde bir tepki olarak dısa yansıdığını sezmekteyiz.XV. Yüzyılda Âsık Pasanın Garipname’sinde lafzın değil mananın önemli olduğunu gösteren beyitlere rastlamaktayız ki burada Arapça ve Türkçe yazmanın bir farkı olmadığını, önemli olanın manasının zenginliği olduğu dile getirilmistir.

Kamu dilde var-durur ma’nî sözi
Görene gizli degil ma’nî yüzi
Ma’ni ehli ma’nanun kadrin bilür
Kanda kim bulsa ana ragbet kılur
Çok acâyip çok garâyip kimseler
Söylenür dilde neler vardur neler
Ma’ni bir dilde sanmam söz hemân
Cümle dille anı söyler bî-gümân
Cümle dilde söylenen ol söz-durur
Cümle gözlerden gören ol göz-durur

Sair yukarıdaki beyitlerde, her dilde mana sözünün bulunacağını, gören göz için mananın gizli olmayacağını, mana ehlinin mananın kıymetini bildiğini,manayı bulabileceği seylere değer vereceğini, bazı garip kimselerin lafzı ön plana çıkarak söylediklerini, mananın bir dilde değil bütün dillerde olduğunu, herkeste göz olduğu gibi her dilde söz, mana olduğunu dile getirmistir.Yine XV. asırda Devletoğlu Yusuf da Vikâye Serhi(Aktaran, Yavuz, 1983)adlı eserinde Asık Pasa gibi düsünmektedir.

Bu kitâbun dahı lafzı Türkîdür
Kendünden alimleri ürküdür
Lîk çün ma’nî-durur maksûd heman
Türkî dilince n’ola olmaz ziyân
Türkîdür ders-i müderrisler ahı
Hem muhaddisler müfessirler dahı
Bu Hanîfe kim odur sahib-usûl
Ma’nîdür Kur’an didi bir kavlde o
Pârisice Kur’ânı câyiz gördi pes
Kim namazda okısan kılsan heves
Öyle olsa her ne dilce olsa ger
Lafz âlet ma’nî olur mu’teber

Sair eserinin dilinin alimleri ürküten Türkî dilinde yazdığın, kastının manayı dile getirmek olduğunu, bunu Türkçe yazma ile mananın kaybolmayacağını,bu dönemde müderrislerin, müfessirlerin, muhaddislerin Türkçe ders verdiğini, bir konuda hüküm verme yetkisine sahip Ebu Hanife’nin bir sözünde mananın önemli olduğunu, Namazda bile olsa Farsça Kur’an okunmasının caiz gördüğünü, bu durumda mananın lafızdan daha muteber olduğunu dile getirmektedir.
On besinci yüzyılda Kaygusuz Abdal Dilgusa (Güzel, 2002)adlı eserinde:

"Ey dervis, mî-danî, mî danî dir durursun
Sen hiç Türkîce bilmez misin"

diye isyan etmis, yine aynı eserinde, biz dillerden Türk dilin biliriz, bu dil dünya durdukça duracaktır ve bu dili herkes öğrenecektir, diyerek Türkçenin her zeminde ve her yerde var olacağını, bunu bütün insanlığın öğreneceğini dile getirmistir.Aynı sekilde on altıncı yüzyıl sairlerinden olan ve Türkçeyi Yunus Emre tarzında kullanan Naksi Ali Akkirmani, Gavriyye (Ulas, 1997) adlı mesnevisinde dil hakkında bilinçli bir yaklasım dile getirmistir. Akkirmanî,diller arasında bir farkın olmadığını, sadece Kur’anı Kerim’in Arap dili ile indiği için Arapçanın diğer dillere üstünlüğünün olduğunu, bu yüzden onun tercih edildiğini, insan isteklerini hangi dilden yaparsa Allah için bir fark olmayacağını, çünkü onun bütün dillerden anlayacağını dile getirmekte ve buna örnek vermektedir. Sair örneğinde, iki kisinin bir çok dilden anlayan bir sahtan bir istekte bulunmak için birisi Arapça, birisi Türkçe olmak üzere iki beraat yazıp padisaha sunmalarının padisah için bir fark olmayacağını ve onların muradını yerine getireceğini söylemekte, ilahî olan dört kitabın da dillerinin farklı olduğunu söyleyerek Arapçanın Kuran dili olması nedeni ile muteber bir dil olduğunu fakat eserini Arapça yazmamasının da çok önemli olmadığını dile getirmektedir.

Cümle dil kim var durur ey sahriyâr
Birbirinden var mıdur farkı ey yâr
Kim demisler cümleden efdal Arab
Bir degil mi Hak katında cümle hep
Gerçi birdür cümle diller ey aziz Lâkin aslın ideyin
eyle temîzLîk gelmekde Arabda sâh-ı dîn
Bir degildür cümle diller pes hemîn
Hem kelâm-ı Hakk’ı gör ki bî-gümân
İs bu dilden nâzil oldu ol hemân
Bu sebepden eyleriz tercîh anı
Kim kalanı ten durur ol dil cânı
Hem anundur cümle diller ey ahî
Ol durur kim misli yokdur bir dahı
Cümle dilde âlim-i dânâdur ol
Her ne dilden olsa varur ana yol
Sen hemân ilmîn oku ey sehriyâr
Kangı dilden arz idersen ol duyar
Aydalım imdi ana biz bir misâlLîk andan anlayup bir hisse al
İki kisi bir sehden itseler murâd
Yazsa âhir anlara bir beraat
Bilse ol seh cümle dilden ey azîz
Okudukda eylese anı temîz
Birine yazsam Arapça bî-gümân
Birisine Türkçe yazsam pes ıyân
Virseler âhir ana ey sehriyar
ikisin de okuyup bilsem ne var
Anların virse murâdun cümle hep
Fark olur mu bunda pes ey bî-edep
Dört kitabın sen dilinden al haber
Kim olarla sened oldu bahr u ber
Yohsa bir dil mi vü yohsa gayrı o
Ben dediğim gibi değilse öte ko
Hall-i müskillerin bunda i yâr
Ger idersin fehmin anun asikâr
Kim zamana her ne dil kim söyledi
Emr-i Allah anun ile eyledi
Ger Resûl u ger ola Kur’ân i yâr
Ol dil ile nâzil oldu her ne var

Sonuç:Kavimleri millet yapan unsurların basında toprak gelmektedir. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkır çölleri kabına sığmayan Türklere vatan olma niteliklerine sahip değildi, toprağın olmadığı yerde milletin bir arada durması zor olmustur. Genis coğrafyaya dağılan milletler kendi dillerini koruyamaz olmus ve sivelerde hızlı bir artıs meydana gelmistir. Aynı zamanda yeni bir din ile tanısma ve o dinin gereklerini yerine getirme çabası,bireylerin kendi anadillerine karsı soğuk davranmalarına sebep olmustur.Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen halkın destanları, hikayeleri, mani ve türküleri dillerini canlı tutmasını sağlamıs ve yavas yavas gelisen bu dil devlet kurma kabiliyeti olan kisilerin ortak bilincinde yer edinince dünya üzerinde hak ettiği yeri almayı basarmıstır. Osmanlı Devleti’nde edebiyat ve bilim dili Türkçe olmustur. Osmanlı Devleti çok uluslu, çok dilli bir tebaadan olustuğu için bu ortamda dil milliyetçiliği yapmak pek mümkün olmamıstır. Balkanlarda, Bosna’nın batı sınırlarından Karadeniz kıyısına kadar uzanan kusağın batısında Sırpça, Hırvatça, Bosnakça; doğusunda Bulgarca-Makedonca olarak ayrılan ve sayıca baskın bir Slav dilleri topluluğu, sayıca daha az olsa da kültürel olarak önemli bir yer tutan Yunanca; daha dar, ama baska dillerle karısmadan yasayan Arnavutça ve Rumence; küçük ve dağınık kümeler hâlinde yasayan Yahudi İspanyolcası,Arumen dili ve Çingenece konusulmakta idi. (Lory, 2002) Yine Arapça,Çerkezce, Abazaca, Lazca, Gürcüce, Süryanice, Kürtçe, Ermenice konusulmustur. Öte yandan merkezin bir dili vardır, bu dil merkezinin kimliğini olusturan unsurlardan biri olarak kendi doğal sürecinde gelismektedir. Osmanlı Devleti’nin merkezinin dili Türkçedir ve merkeze doğru yaklasan her birey bu dili edinmek zorundadır.(Develi, 2006) Çok dilliliğin hâkim olduğu bir ortamda tek dil üzerine yoğunlasmak imkânsız olmustur.On birinci yüzyıldan sonra İslamiyet bütün Türkleri kapsayan bir din hâline gelmisti. Bir milletin dinini değistirmesi hayata bakıs tarzını, kültürünü,ufkunu farklı biçimlerde gelistirmistir. Belki daha fazla dindar olmaları daha fazla üreten, sağlıklı düsünen, devletler kuran topluluklar olmalarını sağlamıstır. Fakat dillerini kaybetmemeleri, kimliklerini kaybetmelerini engellemistir. Arabistan’da, Mısır’da yasayan ve dillerini kaybeden ve belki de daha çok Müslüman kimliğine sahip bireylerden Türk diye bahsetmemize imkân yoktur. Tüm olumsuz sartlara rağmen Türkçeyi koruyan, kollayan ve onu masallarda, ninnilerde, türkülerde yasatan Türk insanı bugün bütün benliği ile Türkçeye sahip çıkmak zorundadır.



                                                                   Suat UNGAN


SUSKUNLUK (SESSİZLİK) SARMALI NEDİR? Suskunluk Sarmalı Alman bilim kadını  Elisabeth Noelle Neumann  tarafından geliştirilen bir kuramd...