6 Haziran 2016 Pazartesi

                   Sonsuz Maymun Teoremi



Sonsuz maymun teoremi, daktilonun tuşlarına rastgele basan bir maymunun belirli bir süre beklenildiğinde ortaya çıkan metnin içinde Shakespeare’in Hamlet'inin yazılı olabileceğini öngörür. Tabi bu teoremdeki maymun yaklaşımı, olayın rastlantısal olarak gerçekleştiğini belirtmek için kullanılan imgesel bir yöntemdir. Peki gerçekten de sonsuz maymun teoremi ile anlamlı metinler oluşabilir mi?

Aslında sonsuz maymun teoremi ‘Düzensiz sonsuz bir seri, düzenli sonlu tüm serileri içerir.’ matematiksel ifadesine dayanıyor. Şimdi yazı/tura deneyi ile bu konuya biraz açıklık getirelim. Madeni bir para, iki kez atıldığında ikisinin de tura gelme olasılığı bağımsız olay olmalarından dolayı (1/2)x(1/2)=1/4’tür. Bu örnekten yola çıkarak teoremdeki maymunun yazması gereken kelimenin ‘ansiklopedik’ olduğunu düşünelim. 50 tuşu olan daktilodan, maymunun ilk olarak ‘a’ harfine basma olasılığı 1/50’dir. Daha sonra ‘l’ harfine basması ‘e’ harfine basmasından bağımsız olarak gerçekleşir ve bu olasılık da 1/50’dir. Maymunun tuşlara basması, yazı/tura deneyinde olduğu gibi bağımsız olaylar olduğu için 12 harfli ‘ansiklopedik’ kelimesini yazma olasılığı (1/50)12’dir.

Sonsuz maymun teoreminin, matematik ile kesiştiği en belirgin konu pi sayısıdır. Hiçbir tekrar olmaksızın sonsuza dek sürüp giden bu sayının ondalıkları, harfler ile kodlandığında tıpkı maymun teoreminde olduğu gibi tüm düzenli sonlu seriler kodlanmış bu sayının içinde bulunur. 

Teoremin sonsuz ile ilişkili olması büyük bir ilgi toplamasına yol açmıştır. Teorem temel olarak 'metin oluşumu' üzerine kurulu gibi görünüyor olsa da evrim ve varoluş ile ilişkilendirilmesi tartışmalara yol açmıştır.

Plymouth Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencilerinden oluşan bir çalışma öbeği 2003 yılında gerçek maymunların yazınsal üretimini araştırmak üzere sanat konseyinden 2000 sterlinlik bir ödenek almıştır. Araştırmacılar Devon, İngiltere'deki Paignton Hayvanat Bahçesi'nde bulunan altı sorguçlu kara şebeğin önüne bir klavye bırakmış ve sonuçları bir web sitesi üzerinde yayınlayabilmek için bir radyo bağlantısı kurmuşlardır. Takım üyelerinden Mike Phillips yapılan harcamanın gerçek TV'den daha ucuz ve yine de "heyecan verici ve sürükleyici bir izlence" olduğunu savunmuştur.

Maymunlar, çoğunluğu S harfinden oluşan ve yalnızca beş sayfa uzunluğunda bir üretim yapmakla kalmamış, önce baba maymun klavyeyi bir taşla ezmiş, diğer maymunlar çiş ve kakalarını klavye üzerine yaparak onu izlemiştir. Hayvanat bahçesi fen müdürü bu deneyin "bilimsel geçerliliğinin olmadığı ve 'sonsuz maymun' teoreminin hatalı olduğunu göstermekten başka bir değeri olmadığını" belirtmiştir. Philips, sanat camiası tarafından desteklenen bu projenin temelde bir gösteri sanatı olduğunu ve bundan çok şey öğrendiklerini söylemiştir. Araştırmacı sözlerini şöyle sürdürmüştür: "Maymunlar rastgele üreteç değiller, daha karmaşıklar… Ekranla ilgilendiler ve klavyenin tuşuna bastıklarında bir şeyin değiştiğini gözlemleyebildiler. Belirli bir niyetleri var gibiydi.
Big Bang Teorisinin En Büyük 10 Problemi

1) Statik evren modelleri, eldeki verilere genişleyen evren modellerinden daha iyi uyuyor.

2) Kozmik arkaplan radyasyonunun Big Bang'den kalma bir artık olduğu fikrinden ziyade, uzay boşluğunun yıldızların ışığı tarafından ısıtılması yoluyla oluştuğu açıklaması daha akla yatkın.

3) Elementlerin oluşumunu açıklamak için Big Bang modelinde çok fazla parametre ayarlaması yapmak gerekiyor.

4) Evrenin Big Bang teorisine göre hesaplanan yaşı (15-20 milyar yıl) evrende gözlenen büyük yapıların (galaksi grupları) ve onların arasındaki büyük boşlukların oluşmasına yetecek kadar fazla değil.

5) Kuasarların ortalama ışık şiddetinin zaman içinde tam belli bir şekilde azalması gerekiyor ki, ortalama parlaklıkları tüm kızıla kaymalarda aynı kalsın. (Ki böyle birşeyin olasılığı çok düşük).

6) Galaksi gruplarının yaşı, evrenin yaşından daha büyük gözüküyor.

7) Galaksilerin yerel hareketleri, her tarafı üniform olması gereken bir sonlu evren modeli için fazla yüksek görünüyor.

8) Big Bang teorisine göre, evreni oluşturan asıl baskın maddenin, içeriği ve varlığı belirsiz olan "kara madde" olması gerekiyor. (Kara maddenin normal maddeden çok daha fazla olması gerekiyor).

9) Gözlenen en uzak galaksiler (ki bunların en eski galaksiler olması gerekiyor) galaksilerin evrimi konusunda yeterli kanıt göstermiyor. (Yani daha yeni galaksilerle aynı gelişmişlik düzeyinde görünüyorlar, ki Big Bang teorisine göre zaman içinde galaksilerin evrim geçirmiş olmaları gerekiyor). Ve bunların bazıları en sönük kuasarlardan daha yüksek bir kızıla kayma gösteriyor.

10) Günümüzde gözlediğimiz açık evren eğer başlangıç anına döndürülseydi, evrende gözlenen maddenin gerçek yoğunluğunun kritik yoğunluğa oranının 1'den sadece 10 üzeri 59'da bir kadar farklı olması gerekirdi. Daha fazla bir fark ya çoktan kendi üzerine çökmüş, ya da çoktan dağılıp gitmiş bir evren ortaya çıkartırdı.
Sıfırın Hikâyesi

Sıfır tarihte bulunan en geç rakamdır. rakamsal olarak kesin kullanım şeklini hintliler bulmuş olup harezmi dünyaya yaymıştır. bunu avrupaya ogreten ise leonardo fibonacchi'dir

Ondalık sisteminde sıfır rakamının bulunuşu matematiğe çok büyük bir hizmet vermiştir. O güne kadar kullanılan latin rakamlarında sıfır olmadığı için matematik işlemleri pek güç yapılıyordu.
   Sıfır için, ayrı bir özel işaretin bulunuşu ve basamak fikrinin ustaca kullanılışı, ondalık sistemini, sadece matematiğin değil, ilim dünyasının, en elverişli sistemlerinden biri yapmıştır. Ondalık sisteminin bu hâli için, Fransız matematikçiLaplace(1749-1827) “Dünyanın en faydalı sistemlerinden biridir.” demektedir.
   İslâm Dünyası’nın önde gelen matematik âlimi Harezmî’nin, 9 ayrı rakam dahil sıfır rakamı ile birlikte aritmetik işlemlerin nasıl yapılacağını açık olarak gösteren eseri, İngiliz tercüman Baht’lı Adelhard tarafından, zamanın ilim dili olan Latinceye tercüme edildi ve Batılı âlimlerin istifâdesine sunuldu.
   İslâm âlimleri; bugünkü ifadeyle “sıfır” olarak adlandırılan kelime için, Arapça’da boşluk anlamına gelen essıfır adını vermişlerdir. Leonardo, essıfır kelimesini Latince’ye tercüme ederek Latince metinlerde “cephrum” şeklinde Latinceleştirdi. Daha sonraki yıllarda, değişik imlâ şekilleri kazanmıştır.
   Batı literatüründe “Arap Rakamları” olarak bilinen, bugünkü rakamların, 10 ayrı şeklini Batı’ya ilk defa öğreten, papalık tahtının şair ve matematikçisi Gerbertolmuştur. Gerbert, sayı yazısını, İspanya seyahati sırasında Araplardan öğrenmiştir. Ondalık sistemin Müslümanlardan alınmasıyle, Avrupa, bir keşişin deyimiyle; “Bütün sayıların gaddarlığından kurtuldu.”
   Harezmî tarafından, 830 yılında yazılan eserin ilk kopyaları, Viyana Saray Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Bu el yazmaları, 1143 tarihini taşımaktadır. Salen Manastırı’nda bulunan ikinci bir kopya ise, bugün Heilderburg’ta muhafaza edilmektedir. Avrupa, ilim dünyasına sunulan bu önemli belge ile, Araplar’ın, önce birler basamağından başlayarak, rakamları sağdan sola doğru yazıp okuduklarını, bu eserden öğrenir. Harezmî’ye ait bu eserde; toplama ve çıkarma işlemlerine ait örnekler görülmektedir.

Yeni ufukların açılmasında çok büyük etkileri olan sıfır kimi zaman lanetli, kimi zaman ise vazgeçilmez bir rakam olarak kitaplarımızda yer almıştır.

Bir zamanlar şeytanın rakamı olarak suçlanmıştı... Ardından barbarların icadı olarak anıldı. 1299 Floransa tarihli bir kararnamede, Italyan Floransa kambiyo loncalarının, Arap rakamlarını, özellikle de "sıfır"ı kullanmayı yasakladığını görüyoruz. Kararın altına da küçük bir not düşülmüş: "Bu çok yaygın olmayan rakamın, Arap ülkeleri dışında kullanımı, ticarette çok büyük kargaşaya yol açabilir..."

Ne var ki, Floransa kambiyo loncasının bu kararına karşılık, o tarihlerde kağıt üzerinde hesap yapmaya başlayan Avrupalı Tüccarlar yoğun bir biçimde Araplar'dan gelen sıfır rakamını kullandılar. Çünkü sıfır olmadan, sadece Romen rakamlarıyla yazılı hesap yapmak hemen hemen olanaksızdı.

Nitekim Avrupa'ya sıfır oldukça geç bir tarihte gelmesine karşın, Antik Çağ'ın birçok medeniyetinde sıfır kavramının varolduğu görülüyor. Örneğin Eski Mısır'da sıfır yerine bir sembol kullanılyordu. Öte yandan, yine Mısırlılar'ın sıfırlı rakamların varlığından IÖ.2000 yıllarinda bile haberdar oldukları kanıtlanmış. Eski Mısırlılar, 10 rakamını U harfiyle, 100 rakamını C harfiyle ve 1000 rakamını da lotus çiçeği şekliyle gösteriyorlardı.

Ancak, matematikteki en büyük devrim, kuşkusuz sıfır rakamının devreye girmesi ile değil, rakamların yerleştirilmesinde pozisyon kavramının ortaya çıkmasaydı. Örneğin, 249 rakamında 2 rakamı 100'ler hanesini oluşturuyordu, çünkü sağdan itbaren üçüncü pozisyondaydu. 4 rakamın 10'lar hanesini oluşturuyordu, çünkü sağdan itibaren ikinci sıradaydı. Bu "rakamların pozisyon sıralaması" sistemini ilk uygulayanlar Babilliler oldu. Ancak 60'lı bir sayısal sisteme sahiplerdi. Şöyle ki, Babilliler için 32 rakamı şu işlemin karşılığıydı:

3x60+2

Oysa bugün bu rakamın karşılığının 3x10+2 olduğunu biliyoruz.

Babilliler rakamların pozisyon sistemini bulmuşlardı, ama "0" rakamı için herhangi bir sembol kullanmıyorlardı. Sadece sıfır yerine, rakamın ortasında bir boşluk bırakıyorlardı. Tabii, bu da 11 ile 101 gibi rakamları birbirinden ayırdetmede sorun yaratıyordu. Yüzlerce yıl sonra Babilli tüccarlar, sıfır yerine birbirine paralel iki çizgiden oluşan bir sembol geliştirmişlerdi. Bu sembol ilk kez, M.Ö. 300 yıllarında Büyük Iskender döneminde kullanılmıştı.

Çok yararlı bir buluş olmasına rağmen, sıfır rakamı Antik Çağ'da diğer toplumlar tarafından hemen kabul edilmedi. Eski Yunanlılar sıfıra eşdeğer saydıkları "yokluk" kavramının çok iyi bilincindeydiler. Ancak, bunu bir rakam biçiminde yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı.

Eski Yunan'ın mistik-felsefi düşüncesinde her rakamın belli bir değeri vardı ve bu değerler sistemi içinde boşluğu anlatan sıfır rakamına yer yoktu. Yunanlılar'a göre, erkek bir rakam olan 1 mantığı, dişi bir rakam olan 2 genel düşünceyi, 3 rakamı genel uyumu ve 4 rakamı cezayı simgeliyordu. Sıfır gibi yeni bir rakam, bütün bu mistik-felsefi sistemi altüst etme tehlikesi taşıyordu.

Sıfır rakamı Çin'de 8. yüzyılda ortaya çıktı. Büyük olasıkla Hindistan'dan gelmişti. Sıfırı tanıyan bir başka eski uygarlık da Mayalar'dı. Bu rakamı kendi özel yazım biçimlerinde bir göz şeklinde çiziyorlardı. Ancak, Mayalar'ın neden 0 rakamıyla ilgilendikleri bugün hala bir bilmece... Çünkü, Maya hesap sistemi, sıfırın kullanılmasını gerektirmeyen bir sistemdi. Maya hesap sisteminde birli haneleri, 10'lu haneler yerine 20'li haneler, onları da 100'lü haneler takip ediyordu.

Sıfır rakamının bugünkü anlamda kullanımına ilk kez Hindistan'ta tanık olunur. Hint yarımadası'nda bu rakamın yer aldığı bilimsel metinlere ve hesaplamalara ilk kez M.S 630 yılında rastlanıyor. Ancak, bu sistemin yaratıcısı ve kuadrik eşitlikler üzerinde çalışan Hintli matematikçi Brahmagupta (598-670), rakamları sıfıra bölme işlemini bir türlü çözümleyememişti. Ondan tam 1000 yıl sonra bir başka Hinti matematikçi Bhaskara (aslında Diophantine eşitliğine getirdiği ikincil yorumuyla ünlenmişti.), bir rakamın "0" a bölümünün sonsuz olduğunu söyledi. Bunun tek istisnası, kesin bir sonuç olmayan sıfırın sıfıra bölünmesiydi. Ve Bhaskara (1114-1185) "sonsuz" u şöyle tanımlıyordu:

"Hiçbir değişiklik göstermeyen bir miktar... Bu miktara ne ekler ya da çıkarırsanız, hiç bir değişiklik ortaya çıkmaz... Yani Tanrı'nın sonsuzluğu gibi..."

Avrupalılar ise, o tarihlerde bu tip keşiflerden çok ama çok uzaktılar. Avrupa, ekonomik ihtiyaçlarla birlikte sıfır rakamını dışarıdan ithal etme zorunda kaldı. Hintliler'den Araplar'a geçen sıfır rakamını ithal eden Avrupa, o tarihlerde rakamın biçimi konusunda da bir tutarlılığa sahip değildi...

Bazı Avrupalı matematikçiler Arapların kullandığı noktayı tercih ederken, diğerleri daire biçimini yeğliyordu. Sıfır rakamını ilk Avrupa'ya getiren kişinin İtalyan Matematikçi Leonardo Pisana olduğu ileri sürülüyor. Tüccar babası Bonnaccio ile birlikte uzun yıllar Doğu toplumlarını gezen Pisano, 1202 tarihinde yayınladığı "Liber abaci" isimli kitabında sıfır kullanarak yazılı hesap yapmanın tekniklerini anlatıyordu. Pisano, Arapça "sıfır" kelimesine benzer yeni bir sözcük aramış ve bir rüzgar adı olan" zephrum"u önermişti.

1202 tarihinden sonra Hint-Arap rakamlarının Avrupa'da hızla yükseldiği gözleniyor. Ancak, iki yüzyıl daha Arap rakamlarıyla Romen rakamları birlikte varlıklarını sürdürdüler. Romen rakamlarının savunucularına "abaküscüler" deniyordu. Bu grup, matematiksel işlemleri ısrarla abaküslerde yapmayı sürdüler. Arap rakamlarını savunanlara ise "cebirciler" adı veriliyordu. Bu kelime de bu alanda sayısız eserler veren ve ileride CircumSpice'ta yerini alacak Arap matematikçi Muhammed El Harezmi'den geliyordu. İki taraf tam iki asır boyunca her türlü silahı deneyerek birbirleriyle yarıştı. 13. yüzyılda şair Alessandro di Villedieu, Hint-Arap rakamlarını savundu ve "Carmen'in Algoritması" adlı şiirinde sıfır rakamını gözden geçirdi. Nitekim, bilimsel bir kavgada, şairlerin tüccarların yanında yer almaya başlamasıyla birlikte zafer kısa bir zaman sonra Hint-Arap rakamlarının oldu.

Antik çağların tüccarları, hesap yaparken, gerçek anlamda bir piyano virtüözü gibi hareket ediyorlardı. Parmakları "abaküs" adı verilen aletin küçük halkaları üzerinde hızlı bir biçimde gidip geliyordu. Böylece rakamları tanımaya gerek duymaksızın toplama ve çarpma işlemlerini yapmak mümkün oluyordu. Daha sonra abaküs ile yapılan işlemleri bir kağıda dökme ihtiyacı ortaya çıkınca "dizaynlı abaküs" denilen karmaşık bir sisteme geçildi. Ortaya satranç tahtasını andıran anımsatan bir görüntü bir görüntü çıkıyordu. Bu sistem, bugün bile bazı ülkelerin geleneklerinde varlığını sürdürüyor. Örneğin Ingiltere'de Hazine Bakanlığı, bu işlemlerin yapıldığı satranç tahtasını anımsatan kumaş parçasından hareketle "Satranç Tahtası Bakanlığı" olarak adlandırılıyor.

Sıfır, bir bölüm tarihçi ve bilim adamına göre, insanlık için çok büyük bir keşif... Sıfır olmasaydı, bugünkü çağdaş matematik sistemine asla ulaşılmayacaktı. Bir başka grup tarihçi ve bilimadamına göre ise "hiç de öyle değil" . Bu grupta yer alanlar, binlerce yıl insanlığın onun yokluğunu hissetmediğini söylüyorlar. Gerçekten de, geometrinin , aritmetiğin ve astronominin temelleri sıfırın kullanımından çok önceleri atılmıştı.

Nitekim, sıfıra olan ihtiyaç, bugün de kullanılan yatay pozisyon sistemiyle birlikte ortaya atılmıştı. Bu sistemde, en sağdaki birinci rakam birler hanesini temsil ederken, sonrakiler 10'lu haneler olarak devam ediyor.

İşte bu noktada , boş kalan kısmı belirtmek için sıfıra olan ihtiyaç ortaya çıktı. Batı geleneğinde sıfırın kullanımı Doğu toplumlarına oranla çok daha geç yıllara rastlamaktaydı. Bunun en büyük nedeni de, Eski Yunanlıların aritmetik yerine geometri ile ilgilenmesiydi. Çizgilerin ve pergelin egemen olduğu bir alanda sıfıra olan ihtiyacın pek kendini hissettirmemesi doğaldı. Öte yandan Eski Yunan'da aritmetik işlemleri oldukça ilkel ama pratik bir yöntemle gerçekleştiriliyordu. Yunanlılar "calcoli" ( hesap) adını verdikleri küçük çakıl taşlarınyla toplama ve çıkarma yapıyorladı. Bu şekilde bir nevi aritmetik işlemleri kolaylık arz ediyordu.

SIFIR'I "0" YAPANLAR

Bazı tarihçilere göre, sıfır rakamının biçimi, eski Yunanca "yokluk" anlamına gelen "ouden" kelimesinin ilk harfi olan "omicron" harfinden geliyor. Ancak, bu iddia pek geçerli değil. Çünkü, Antik Yunan'daki sıfır sembollerine baktığımız zaman bunların "omicron" harfinden çok farklı olarak, desenlerle süslenmiş, çember biçimindeki şekiller olduğunu görüyoruz. Sıfır rakamının bugünkü şeklinin büyük ölçüde Hintli matematikçilerin "bir rakamın yokluğu"nu göstermek için kullandıkları nokta işaretinden geldiği tahmin ediliyor.

Sıfır rakamı farklı kültürlerde tarih boyunca çok farklı isimlerle anılmıştı. Bugünkü bir çok Latin dilinin kökeninin oluşturan Sanskrit dilinde sıfırın "gagana" (uzay), "sunya" (boşluk) ve "bindu" (nokta) sözcükleriyle adlandırıldığını görüyoruz. Antik Çağda Çinliler sıfır rakamını "ling" kelimesiyle çağırıyorlardı."Ling" yağmur yağdıktan sonra herhangi bir nesnenin üzerinde kalan küçük su parçasına verilen isimdi.

Bugün, bütün Batı dünyasında sıfırı anlatmak için kullanılan "zero" kelimesi Arapça "sıfır" kelimesinden geliyor. Bu kelime Batı dillerinin kökenini oluşturan Latince'ye önce bir rüzgar adı olan "zephyrum", daha sonra "zefiro" ve son olarak "zero" adıyla yerleşti. 13. yüzyılda "zero" nun yanısıra bir başka kelime daha üretilmişti: "Cifra". Bugün cifra kelimesi terkedilmiş durumda. Fakat, birçok Latin dilinde "cifra" değersiz adam" ifadesinin karşılığı olarak hala kullanılıyor.
Kırık Cam Teorisi


Kırık camlar teorisi veya Kırık pencereler teorisi, ( İngilizce: Broken Windows Theory) ABD'li suç psikologu Philip Zimbardo'nun 1969 yılında yapmış olduğu bir deneyden esinlenerek elde edilmiş olan, kentsel bozukluk üzerine anti-sosyal davranışlar ve diğer suçlardaki vandalizm davranışları/belirtileri ve normları işaret eden kriminolojik bir teoridir. Teori, düzen halindeki kamuya açık kentsel ortamlarda düzenin sürdürülmesi, daha ciddi suçların ve vandalizmin oluşmasını önlemek amacıyla izlenmesi anlamına gelir. Amaç; düzende bozulan küçük şeylerin tekrar düzenli olacak şekilde değiştirilerek, düzenin sağlanmaya devam edilmesidir.

Teori olarak 1982 yılında sosyal bilimciler James Q. Wilson ve George L. Kelling tarafından makale olarak sunulmuştur. Sunulduğu günden bu yana sosyal bilimler ve kamusal alanlarda uygulanması hakkında büyük tartışmalara neden olmuştur.Teori aynı zaman ceza politikalarındaki reformlar için bir motivasyon olarak da kullanılmıştır.

Sosyal bilimciler James Q. Wilson ve George L. Kelling tarafından aylık olarak yayınlanan Atlantik derginin 1982 yılı Mart ayındaki sayısında yayınlanan Kırık camlar makalesinden bir bölüm teoriyi daha iyi açıklamaktadır;
Birkaç kırık penceresi olan bir bina düşünün. Camlar tamir edilmemişse vandallar birkaç cam daha kırmaya meyillidir. Sonunda bina boş ise tüm camları kırılabilir, gecekonduysa belki de yangın dahi çıkarabilirler. Ya da bir kaldırım düşünün. Burada bazı çöpler birikir. Yakın zamanda bu çöpler daha fazla birikir. Sonunda buradaki restoranlar, hatta paket servis yapan insanlar bile çöpleri araba ile poşetler halinde getirerek buraya atarlar.

Wilson ve Kelling'ten önce teori Stanford'lu psikolog Philip Zimbardo tarafından 1969 yılında bir test olarak düzenlenmiştir. Zimbardo plakası bulunmayan iki otomobili Bronx ve Kaliforniya Palo Alto'da bulunan mahallelere bıraktı. Bronx'taki araba, "terk edildikten" birkaç dakika sonra "barbarlar" tarafından saldırıya uğradı. Bir baba, anne ve genç yaştaki oğlundan oluşan aile tarafından öncelikle aracın radyatör ve aküsü çalındı. Bu durum Zimbardo tarafından kaydedildi. Yirmidört saat içerisinde ise araç artık değerini kaybetmiş ve elden çıkmış bir hale gelmişti. Daha sonra aracın pencereleri parçalandı ve döşemeleri yırtıldı. Bu halde araç bir çocuk oyun alanı gibi kullanılıyordu.

 Bu süre içerisinde yaklaşık bir haftadan daha uzun süredir Palo Alto'da bulunan araca kimse tarafından dokunulmamıştı. Daha sonra Zimbardo aracın yanına bir balyoz ile giderek kasıtlı bir şekilde araca balyoz ile vurdu ve çökertti. Kısa bir süre sonra bu parçalama işlemine diğer insanlarda katıldılar. Zimbardo her iki durumda da zarar veren barbarların çoğunluğunun, öncelikle düzgün ve saygın görünümlü beyazlar olduğunu kaydetti. Elbette toplumda, Bronx gibi bir mahallede terk edilmiş bir haldeki mülkiyetin daha hızlı sürede parçalanacağı veya çalınacağı inancı yaygındır. Karşılıklı nezaket ve saygı yükümlülüklerinin daha fazla bulunduğu yerlere ise terk edilmiş haldeki bir mülkiyetin -kimsenin umurunda olmayacağı - düşünülür. Ancak benzer olaylar herhangi bir uygar toplumda da oluşabilir.

-"Olumsuzluklarla mücadeleyi nasıl başardınız?” sorusuna New York Valisi Guiliani’nin cevabı:
“Yıkık bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar.
Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”
Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.
Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

      Yüzüncü Maymun Fenomeni


Pasifik Okyanusu'nda irili ufaklı birçok ada. Bu adalarda Macaca
Fuscata türü Japon maymunları yaşıyor. Bu adalardaki maymunların doğal
ortamları içindeki davranışları otuz yılı aşkın bir süre bilim
insanları tarafından gözleniyor.

1952'de Koshima Adası'nda bilim insanları maymunların beslenmesi için
kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da
tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması
hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da
olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm
buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak
yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo'nun
arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi
annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının
gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasinda yayılıyor.

1952 ve 1958 yılları arasinda genç maymunlar, beslenmelerini daha
zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı
öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini
çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin
maymunlar da kazanıyor. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve
gençlerden de öğrenilebileceğ ini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar
eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor. 1958'in
sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir
kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi
öğrenmiş oluyor.

Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar
arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı,
adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya
başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim
yaratıyor!

Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla
doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun
kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları... Yeni
bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli
bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi
olmaksızın zihinden zihine aktarılabiliyor.
Yani, "Yüzüncü Maymun Fenomeni" denilen bu fenomen şunu gösteriyor:
Yeni bir düşünce, yeni bir yol, toplumda sadece belirli sayıda
insanlar tarafından biliniyorsa, bu yenilik sadece o kişilere ait bir
şey oluyor.

Ama "bilenlerin" sayısı belli bir kritik noktaya ulaştığı an, sadece
bir kişinin daha "yeni yol"a katılması, toplum bilincinin aşama
geçirmesine yol açıyor. Yeni düşünce, birdenbire herkes tarafından
düşünülmeye başlanıyor. Niceliğin niteliğe dönüşme noktası...

"Yüzüncü Maymun Fenomeni", Duke Üniversitesi' nden Doktor J.B. Rhine
tarafından değişik deneylerde tekrarlanıyor. Sonuç her seferinde aynı.
Bugüne dek mutsuz, huzursuz, bencil, korku dolu, karamsar bir dünya
süre geldi. Zihinlerde hala taş devri korkularmı taşıyoruz. Yeniiklere
açık, farklı düşünenler ise aşağılanıyorlar, alay ediliyorlar, toplum
dışına itiliyorlar. Cesaretleri takdir edilmek bir yana söndürülmeye
çalışılıyor bu insanların... Einstein bile teorisini ilk ortaya
attığında meslektaşları tarafından kınanmış. Sıradan insan asla büyük
insan olamaz. Doğar, yaşar ve ölür. Buna yaşamak denirse! Dünyada
mutlu, huzurlu, sevecen, aydınlık dolu insanlar yok mu? Cesur bir
dünya isteyen ve bu uğurda çaba göstermekten çekinmeyen, her şeyi göze
alan insanlar yok mu? Elbette var. Sayıları gittikçe de çoğalıyor.
İnsanın, insanlık boyutunda devrim yapabilmesi için yüzüncü maymunun
aralarına katılmasını bekliyorlar. "Yüzüncü Maymun" belki de sizsiniz.

Ken Keyes Jr.
Çeviri: Nil Gün

22 Mayıs 2016 Pazar

Kendi Apandisit Ameliyatını Kendi Yapan Sovyet Doktor: Leonid Rogozov

Leonid Rogozov, o zamanlar 27 yaşında genç bir Rus doktor
1-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
1961 yılında, Sibirya’da Sovyetler Birliği’nin Antarktika programında yer alırken…
2-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
29 Nisan 1961 sabahı sağ alt kadranda ağrı ve ilerleyen saatler içerisinde şiddetli halsizlik, kırıklık, mide bulantısı ve 37,5 derecenin üstünde ateş başlar
3-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
Bütün bu belirtilerin apandisitten kaynaklandığı teşhisini koyan Rogozov…
apandisit-nasil-nerede
Kritik bir karar verir ve ekipte kendinden başka doktor olmadığı için kendi kendini ameliyat etmeye karar verir
4-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
Çünkü en yakın cerrah 1600 km uzaktadır. Ya kendi kendini ameliyat edecektir ya da apandist patlamasıyla can verecektir
5-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
Gece saat 22’de batın sağ alt kadranına lokal anestezi (0,5 Novocaine) uygular
6-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
Bir meteorolog ve şoförün kendisine ayna tutmasıyla ameliyata başlar
Leonid-Rogozov-apandisit-fotograf
Ara ara halsiz ve yorgun düşmesine rağmen 30-40 dakikada bir operasyona ara verir
7-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
2 saat süren operasyonla gece 12 sularında operasyonu başarıyla tamamlar
Leonid-Rogozov-muze
Kendi kendine apandektomi yaparak, dünya tarihinin ilk kendi kendine cerrahi müdahale yapan doktoru olarak tarihe geçer…
9-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
Bu operasyon neticesinde Leonid Rogozov’a “Order of the Red Banner of Labour” (Kırmızı İş Kahramanı) ödülü verilir…
order-of-the-red-banner-kahramanlik-odulu-leonid-rogozov-kendi-apandisit-ameliyatini-yapan-adam
Dr. Rogozov, akciğer kanseri ile hayatını kaybetmeden önce tüberküloz pnömonolojisi cerrahi kürsü başkanı olarak görev yapar
                                      SİYAKAT YAZISI



Sözlükte “anlatım biçimi sözün gelişi, sözün kesintisiz birbirini takip etmesi; tarz, tertip, nizam” anlamlarına gelen siyâk kelimesinden siyâkat arşiv belge ve kayıtlarında okunması çok güç, girift, sanat özelliği taşımayan bir eski yazı türüdür. Siyâkatle yazılmış bir metnin ancak sözün gelişinden okunabilmesi sebebiyle bu adı almış olabileceği ileri sürülmüştür. Siyâkat yazısının oluşumunda devletin güvenliği, önemli bilgilerin gizli tutulmasının gözetilmesi yanında kayıtların hızlı yazılması ve olduğundan daha kısa yer tutması isteği ve ihtiyacı da etkili olmuştur.

Siyâkat yazısının Abbâsîler zamanında ortaya çıktığı, Selçuklular ve diğer İslâm devletlerinde kullanıldığı, İran yoluyla Anadolu’ya, özellikle İlhanlılar kanalıyla Osmanlılar’a geçtiği kabul edilmiştir. XIV. yüzyıl ortalarına ait bir İlhanlı malî belgesinin yazı stili, örneklerine II. Murad döneminde rastlanan Osmanlı tahrir kayıtlarının yazısına ve şekline çok benzer.Osmanlılar’da XV. yüzyılda idarî ve malî kayıtlarda görülen siyâkat yazısı,Fâtih Sultan Mehmed’in evkaf kâtibi Hüsâm-ı Rûmî ve Tâcîzâde Câfer Çelebi tarafından iyileştirilmiş, resmî kayıtlarda yeni usul ve düzenlemeler yapılmış olduğu bilinmektedir

Daha sonra Osmanlı Devleti’nde muhasipliğe ve defterdarlığa yükselerek öne çıkan Beynizâde Mehmed, Oğlan Memi, Selîsî Ahmed, Sünbül Memi çelebiler ve Matrakçı Nasuh ünlü siyâkatnüvislerdendir.

Fâtih Sultan Mehmed döneminden Sultan Abdülaziz dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin gizlilik isteyen resmî malî kayıtları, özellikle tahrir ve muhasebe defterleri, bunlardan çıkarılan notlar genelde Farsça kalıplar kullanılarak siyâkatle yazılmıştır. Bilhassa İlhanlı geleneğinin de bir yansıması olarak vergi kayıtlarını ihtiva eden tahrir defterleri zamanla iyice stilize hale gelen siyâkat yazısıyla kaleme alınmış, hatta bunların rakamları da siyâkat rakamları olarak belirtilmiştir. Osmanlı Devleti’nin iktisadî, idarî, malî, sosyal ve kültürel hayatına ışık tutan bu kayıtların arşiv ve kütüphanelerde pek çok örneği bulunmaktadır.

Siyâkat farklı bir yazı türü olmakla beraber her döneme ve kâtibine göre değişik özellikler gösterir. Yerine göre nesih, nesta‘lik, ince divanî ve rik‘a kırması, kûfî hurdesine benzer bazı yazıların harfleri karıştırılmış olmasına rağmen yeterli olmamakla beraber harflerin müfred ve birleşik şekillerini gösteren siyâkat elifbâsı düzenlenmiştir. Yazıda sürat ve ihtisarı sağlamak için satırlar, kelimeler ve harfler kalemin süratli, tabii akışının sonucu birbirine yaklaşmış, ilişmiş, harfler küçülmüş, bazı ayrıntıları çıkarılmış, uzantılar, dik hatlar kısaltılmış, genellikle pe, çe, şîn ve bazan nûn harfi dışındaki noktalı harflere nokta konmamıştır. Nokta bazı harflerde sona birer işaret şeklinde takılmış, med yalnız elif harfinin üstüne konmuş, çoğu kere şedde konmamıştır. Genelde imlâ bakımından kendinden sonra gelen harfe bitişmeyen harfler resim ve sürat için bazan diğer harfe bitişmiş, zamanla girift bir biçimde şifre haline gelen anahtar (miftah) kelimeler oluşmuştur. Hatta bir kelimenin birkaç şifre yazılışı ortaya çıkmıştır. Kef gibi keşîdeye uygun harfler sonra gelen kelimelerin altında bir çizgi şeklinde devam etmiş, râ harfi keskin köşeli bir dâl harfine, dâl harfi tabanı sola çıkıntılı bir üçgene dönüşmüştür. Siyâkat yazısı ile beraber kullanılan rakamların da özel bir sistemle yazılış biçimleri vardır. Hint rakamları yerine Arapça sayı isimlerinin harfleri kısaltılarak şifreleştirilmiş, siyâkat-ı Arabî, erkām-ı Arabiyye, divanın malî ve muhasebe kayıtlarında kullanılması sebebiyle divan rakamları denilmiştir. Emevîler zamanında ortaya çıktığı tahmin edilen divan rakamlarının Selçuklular’a, sonra da İlhanlı ve Osmanlılar’a geçtiği bilinmektedir.


            ALCATRAZ'DAN KAÇIŞIN ÖYKÜSÜ VE FOTOĞRAFLARI

Alcatraz Adası  1861 - 1963 yılları arasında cezaevi olarak kullanılmış bir adadır.San Francisco Körfezi'nde sahile 2,4 km uzaklıkta 9 hektar alana yayılmış olan Alcatraz Adası, ABD'nin en ünlü hapishanelerinden biri olma özelliğini taşıdı. Hükümlülerin sayılarla isimlendirildiği Alcatraz'da çok basit temel gereksinimler dışında hiçbir ayrıcalık yoktu. Cezaevi kitaplığından yararlanmak için bile en az beş yıl sorun çıkarmayan bir mahkûm olma şartı aranıyor, aşırı akıntıyla çevrili adadan kaçışın çok zor olduğu hapishane koşulları, esir kamplarına benziyordu. Sığınma yeri, yemek, kıyafet ve sağlık yardımının dışında hiçbir şey verilmiyordu. Çoğu mahkum, günün 23 saatini hücresinde geçiriyordu. Ancak fırsat gelirse, dışarıya -temizlikçi olarak- bir saat kadar çıkabiliyorlardı. Ana binada kapılar ve pencereler, demir parmaklıklarla kapalıydı. Burada ve gözetleme kulesinde silahlı görevliler vardı. Adanın etrafı ise soğuk körfez suları ve bolca köpekbalığı ile çevriliydi. Şu sıralar turistik mekan durumunda olan Alcatraz’dan -hepsi başarısızlıkla sonuçlanan- 14 adet kaçma girişimi olmuştur.


 Bu 14 adet kaçma girişiminden yalnızca bir tanesinin başarıya ulaştığı düşünülür.Frank Morris ve John ve Clarence Anglin kardeşler, sessizce ve kimseye farkettirmeden hapishaneden kaçtılar. Hücre duvarında bir delik açıyorlar ve bu delik, bitişinde demir parmaklıklar olan bir koridora çıkıyor. Yol hazır, Farkedilmemek için de, kendi maketlerini yapıyorlar. Hem de gerçek saçlarını da kullanarak. Yatağa yatırıyorlar maketleri, üstlerini de örtüyorlar. Koridordan havalandırmaya tırmanıyorlar. Buradaki demir çubukları büküp, çatıya çıkıyorlar. Su borularına tutunarak aşağıya iniyor ve kayıplara karışıyorlar. (Wikipedia)


Morris’in hücresinde bulunan kafanın yandan profili. Alçıdan yapılan kafa ten rengine boyanmış ve gerçek saç eklenmiş. Kafa ilk bulunduğundan burnu kırık değilmiş ancak gardiyan uyuduğunu zannettiği Morris’I demir parmaklıklar arasından dürtmek isteyince kafa yataktan yuvarlanıp yere düşmüş ve böylece burnu zarar görmüş.


Bu fotoğraf Clarence Anglin’in hücresinde çekildi ve cansız mankenin gardiyanları kandırmak için nasıl uyuyan bir mahkum gibi yerleştirildiğini gösteriyor.


Soldan sağa mahlumların kullandığı kafalar sırayla Clarence Anglin, John Anglin ve Frank Morris. En sağdaki kafa, kaçmayı başaramayan 4.bir suç ortağının yatağının altında bulundu.


Fotoğraftaki keçe ve kumaş parçalarıyla insan saçları Clarence Anglin’in yatağının altında bulundu. Saçların kumaşa kaliteli bir yapıştırıcı ve doğal bir modelle yapıştırılması bir atkuyruğu görünümünün oluşmasına sebep olmuş. Böylece mahkumlar perukları alçıdan yaptıkları kafalara yapıştırdıklarında doğal bir görünüm elde etmişler.


Kaba aletler kullanarak –ki bunlara bozulmuş bir vakum temizleyicisinden kendi yaptıkları basit bir matkap da dahil- havalandırma yolunun etrafında birbirine çok yakın delikler açtı. Böylece hücre duvarlarındaki o bölüm tamamen çıkarılabildi. Mahkumlar havalandırmaya çıktıktan sonra bu kapakları arkalarındaki teller yardımıyla geri kapatmıştı.


Hücrelerinin olduğu bloğun çatısında mahkumlar bir atölye kurmuş. Pek çok çalınmış ve bağışlanmış eşyayı kaçmalarına yardımcı olacak aletler yapmakta kullanan mahkumların atölyesinden bir kare görüyoruz.


Mahkumların yağmurluk kullanarak kendilerinin yaptğı can yeleklerinden bir tanesi. Kenarları ısı ve basınç yardımıyla kapatılmış görünüyor. Isıyı atölyedeki bir sıcak su borusunu delerek elde etmişlerdi ve basınç için de büyük, ağır bir kalas kullanmışlardı. Bu fikri muhtemelen okumalarına izin verilen dergilerden birinden edinmişlerdi.


Kullandıkları aletler: (aşağıda ortada) keskinleştirilmiş kaşık sapları duvarları delmekte kullanılmış, (ortada) matkap olarak kullanılan vakum temizleyici motoru, (üst ortada) vakum temileyici motorunun sesini bastırmakta kullanılan yuva, (orta solda) baskı uygulamakta kullanılan ve mengene görevi gören cıvata ve şaftlar,(üst solda) kalem pilden yapılmış iki hücreli el feneri. Diğer aletler kazma, kesme, delme gibi işlemler için kullnılmışa benziyor. Bütün bu eşyalar mahkumların atölyesinde 5 galonluk bir kovanın içerisinde toz çimentoyla kaplanmış olarak bulundu. Muhtemelen ilk bakışta ne olduğu anlaşılmasın diye böyle bir kamuflaj yapmışlardı.


Sal, can yeleği, kürek ve manken kafalar yaparken mahkumlar bir yandan da binadan dışarı çıkabilecekleri bir yol arıyordu. Atölyelerinin tavanı aşağı yukarı 10 metre vardı ama adamlar pek çok borudan tırmanarak şaftın ucundaki bu havalandırma kapağını açmayı ve dışarı çıkmayı başardı. Bu şekilde çatıya çıkmayı başaran mahkumlar önce bir deneme gerçekleştirdi. Çabalarını gardiyanlardan gizlemek için sabun ve ayakkabı boyasından sahte cıvata yapan mahkumlar, oradaki bölgeyi böylece gizli tutmayı başardılar.


Fotoğrafın sağ alt köşesi su hattına inen yeri gösteriyor ve mahkumlar sallarını suya indrimek için muhtemelen bu yeri kullandılar. Ancak kesin olarak bildiklerimiz burada bitiyor. Adamlar planladıkları gibi körfezi geçip Melek Adası’na ulaşıp, Raccoon Boğazı’nı aşıp Marin County’ye ulaşmayı başarabildiler mi?

KAYNAK: http://www.birlesikbasin.com/alcatrazdan-kacis-241g-p1.htm

19 Mayıs 2016 Perşembe



                                 DERSİMLİ ÇERMU İSMAİL 


Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesine 

(Rumi)18 Eylül 1336  /  (Miladi) 6 Eylül 1920

Dersim’in Tarnotı/Tarnutı karyesinden ve Karaballı aşireti efradından Çermu hafidi ismail izmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden dolayı Amerika’daki Rumların Osmanlı bayrağını tahkir yollu yaptıkları nümayiş münasebetiyle ferden hakiki bir islam vatanperverine terettüb idecek vazifeyle nümayiş esnasında yedi Rumu telef ve ikisini cerh itmek suretiyle ifa ve bu vukuattan dolayı Amerika hükümeti tarafından takib edildiğinden habisten yakayı kurtararak Meksika’ya firar etmiş ve el-yevm Dersim’de bulunan ailesi de idare-i ta’işden aciz bir halde bulunduklarından merkumun bu hissiyat-ı vatanperveranesine mükafatan ailesi efradına bir miktar muavenet takviyede bulunulmasıyla beraber, uğrunda hayatını istihkar edecek derecede fedakarlıkta bulunduğu bir kıta Osmanlı bayrağının kendisine Büyük Millet Meclisi tarafından verilmesini istirham ederim. 

                                                                                     Dersim Mebusu Hayri

Özet olarak; Çermo’nun(isimlerin yanlış yazılma ihtimali her zaman vardır) torunu ismail Amerika’dayken, Yunanlıların izmir’i işgalini kutlamak için Amerika’daki Rumlar bir gösteri yapıyor.İsmail de bu Rumlardan yedisini öldürüp ikisini yaralıyor. Eylemi ne ile gerçekleştirdiği belgede yazılmamış ama o dönemde Amerikan basınına bakılırsa bunun detaylarına ulaşılır. Amerikan hükümeti bunu takibe alırken adam oradan Meksika’ya kaçıyor. Dersim mebusu Hayri de (Hasan Hayri olmalı) bu kişinin ailesine para yardımında bulunulması (mükafat) ve kendisine bir Türk bayrağı armağan edilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisine yazılı başvuruda bulunuyor. 
Belge Cumhuriyet arşivinde 
Kodu: 30 1000 – 194- 326- 3- 232 


18 Eylül 1920.
Büyük Millet Meclisi Birinci Dönem Dersim Milletvekili Hayri Bey, vatanseverlik duygularıyla Türk Bayrağı'nı korumak amacıyla hareket eden İsmail'i Meclis gündemine getirdi. Dersim'de bulunan ailesinin zor durumda olduğuna dikkat çekerek, İsmail'in vatanseverlik hissinin ödülü olarak ailesine bir miktar para yardımı yapılmasını ve uğrunda hayatını feda edecek derecede sevdiği bir Türk Bayrağı'nın Büyük Millet Meclisi tarafından kendisine verilmesini teklif etti.

Teklif, Meclis İkinci Başkanı tarafından 22 Eylül 1920'de Başvekâlete havale edildi.
Bakanlar Kurulu, talebi uygun buldu. Ayrıca böyle vatansever bir evlat yetiştirdikleri için İsmail'in ailesine teşekkür edilmesi kararı aldı. Bu karar, gereğinin yapılması için 31 Ekim 1920'de Dâhiliye Vekâletine bildirildi…
27 Aralık 1939 Büyük Erzincan Depremi ve Mahkumlardan İnsanlık Dersi

1939, 26 Aralık'ı 27 Aralık'a bağlayan gece, saat 02.00 de 7,9 şiddetindeki deprem, Erzincan'ı 52 saniye boyunca sallamıştır. Yerle bir olan Erzincan'da ve depremin etkilediği diğer illerde toplam 32.962 kişi ölmüş, yaklaşık 100.000 kişi yaralanmış ve 116.720 bina yıkılmıştır. Erzincan'dan Amasya'ya (yaklaşık 400 km), Sivas'tan Karadeniz'e (yaklaşık 200 km) kadar olan bir bölge içinde büyük tahribata yol açan bu büyük deprem, en büyük yıkımı Erzincan'da meydana getirmiştir. Deprem öncesi 20 bin olan şehir nüfusu 12 bine düşmüş, diğer kayıplar ilçelerde, köylerde ve komşu illerde meydana gelmiştir.2. Dünya savaşı arifesinde gelen bu felaket, ülkeyi derinden sarsmıştı. Erzincan ve bölgeyi yerle bir eden bu büyük depreme o günün koşullarında karşı koymak pek de mümkün gözükmüyordu.
Kerpiç ve ahşap evlerin çoğunlukta olmasına birde ağır kış koşullarının getirdiği olumsuzluklar eklenince, yaşanan felaketin boyutları unutulmayacak bir faciaya dönüşmüştü. Depremden kendini kurtaranlar gece yarısı -30 derecede, karlar içinde yarıçıplak perişan bir vaziyette göçükler altında kalan yakınlarını elleriyle çekip çıkarmaya çalışıyorlardı. Devrilen sobalardan, mangallardan çıkan yangınlar şehri sarmış, yanan binalara yaklaşmak mümkün olmuyordu. İnsanın tahayyül sınırlarının çok ötesinde dayılmaz sahneler yaşanıyordu. Şehirde zarar görmeyen bina kalmamıştı. Depremin artçıları da bir yandan korku ve zarar vermeye devam ediyordu.
Kopan hatlar nedeniyle şehrin dış dünyayla bağlantısı kesilmiş, şehir acı kaderiyle başbaşa kalmıştı. İlk haberi Erzincan’a 14.7 km uzaklıkta olan ve deprem sırasında haberleşmesinin kesilmemiş olduğu anlaşılan Dumanlı İstasyonu memuru Cenan, saat 06.30 da vermiştir. Verdiği bilgilerden kent merkezinin durumu hakkında bilgisi olmadığı anlaşılan Cenan, gece 02.00'de şiddetli bir deprem olduğunu bildirmiştir. Alp-Kemah ve Dumanlı-Erzincan arasındaki demiryolu hattının heyelan ve köprülerdeki çatlaklar yüzünden kapandığı, trenlerin istasyonda bekletildiğini haber vermiştir. Şehrin acil yardıma ihtiyaç olduğu da telgrafa eklenmiştir.(*)
Deprem Anadolu'yu sallıyor
27 Aralık 1939 gecesi saat sabaha karşı 02. Bütün Anadolu sallanmaya başlıyor. Sabah 06'da Anadolu Ajansı ilk deprem haberini geçiyor. Merkezi Sivas, Tokat olduğu zannedilen bir deprem olmuş ve İstanbul, İzmit, Konya, Ankara, Antalya, Kayseri, Samsun, Diyarbakır dahil bütün Türkiye sallanmıştır.
Telefon ve telgraf haberleşmesi kesildiğinden, gün boyunca özellikle Doğu'dan ayrıntılı bilgi gelmiyor.
Gece saat 22'de Anadolu Ajansı bir haber geçiyor: ‘‘Geçici bilgilere göre Erzincan'da yıkım büyüktür. İnsan kaybı yüzleri geçmektedir. Kesin sayı bilinmemektedir.’’Erzincan Valisi ‘‘imdat’’ telgrafı çekiyor. Bu telgrafı Sivas'ın Zara İlçesi alıyor ve ilk yardım Kızılay tarafından oradan yola çıkarılıyor. 500 çadır ve 5 bin lira. Ayrıca Elazığ, Erzurum ve Sivas'tan birer vagon ekmek gönderiliyor.Başbakan Refik Saydam, depremde büyük hasar olduğunu belirtiyor ve vatandaşlardan yardım istiyor. Kızılay, bir trene yardım malzemesi yüklüyor. Buharlı lokomotifle deprem bölgesine ulaşması birkaç gün alacak.
Meclis aynı gün toplanıyor. Diğer illeri de etkileyen feci tablo henüz bilinmiyor.
Meclis'te, Erzincan Valisi Osman Nuri Tekeli'nin gönderdiği ilk telgraf okunuyor:Gece saat 2 sıralarında çok şiddetli bir zelzele oldu oldu. Bu zelzelede Hükümet Konağı, Ordu Müfettişliği, Orduevi, Postane ve şehrin en sağlam binaları dahil olmak üzere bütün evleri ve dükkánları yıkılmıştır.Şehir baştan başa enkaz yığını halindedir. Kendilerini kurtarabilenler sokaklara dökülmüşlerdir. Şimdiden bir çok ölü ve yaralı tespit edilmiştir, bir çok nüfus enkaz altındadır.
Pek az hasara uğrayan ve zayiat vermiyen piyade ve topçu kışlalarından gelen askerlerle enkaz altında kalanların kurtarılmasına ve ötede beride başlıyan yangının söndürülmesine çalışılmaktadır.
Şehirde haberleşme imkánı bulunmadığından bin müşkülatla general İskora ile birlikte Dumanlı istasyonuna gelinmiştir. Ve bu bilgi ancak oradan arz edilmektedir. Tümen komutanı Akdoğan şehirde yardım işleri ile meşguldür.
Şehir tamamen yıkıldığından, ekmek ihtiyacı olduğu gibi enkaz altından kurtulanların ve kurtulacakların tedavileri için ilaç ve doktor ve halkı barındırmak için çok miktarda çadıra ihtiyaç vardır. Tahribatın yalnız şehre münhasır olmadığı, köylerde de geniş ölçüde tahribat ve zayiat olduğu anlaşılmıştır. Bu hususta elde edilecek bilgiler ayrıca arz edilecektir.’’ 
Bu arada yöredeki bütün il ve ilçelerden telgraflar gelmeye başlıyor. Çoğu yerle bir olmuştur.
Kemah’tan gelen telgraf :
Bu gece saat 2 sıralarında Kemahta meydana gelen şiddetli zelzele neticesinde şehir enkaz haline gelmiş olup bir çok ölü ve yaralı bulunduğu, kurtulabilen askerlerle enkaz altında kalanların kurtarılmasına ve kasabada başlıyan yangınların söndürülmeye çalışılmakta olduğu,
Şehirde haberleşme imkanı kalmadığından Dumanlı istasyonu ile haberleşme yapılmakta olduğu,
Kurtarılabilen nüfusun yiyeceğini teminin müşkülleştiği ve fazla miktarda çadıra, ilaç ve doktora ihtiyaç bulunduğu, Zelzelenin yalnız kasabaya münhasır olmayıp köylerde de geniş ölçüde tahribatta bulunduğu ve elde edilecek bilgilerin ayrıca bildirileceği arz olunur.
Erzincan Valisi Osman Nuri Tekeli 28 Aralık 1939 tarihinde Erzincan’ın saat: 11.15 itibariyle son durumu şöyle anlatılıyordu:Sarsıntı hafif olarak devam etmektedir. Şehirde yıkılmamış bina kalmamıştır. Sarsıntının tahribatı tasavvur edilemeyecek kadar çoktur.
Şehrin bütün sokakları enkaz ile kaplanmıştır. Enkaz temizlenemediğinden ölü ve yaralı adedi tamamen tespit edilememiştir. Şehir nüfusunun takriben yüzde ellisi ölü ve yüzde yirmisi yaralıdır. Yaralılar tedavi edilemediği için sağ kalanlar da kapalı yerlere yerleştirilemediği için durumları tehlikelidir.
Çarşı tamamen yıkılmış ve kısmen de yanmış olduğu için şehirde yiyecek ve içecek kalmamıştır. Henüz yardım treni gelmemiştir. Ankara’dan gelecek imdat trenlerinin Erzincan’a gelebilmeleri için Kemah-Erzincan arasındaki bozuk kısmının tamirine çalışılmaktadır. Erzincan ile Tercan arasındaki köprülerden biri bozulmuş olduğu için Erzincan’dan da tren gelmemiştir. Alaylardan alınan erler ile yaralı ve ölülerin enkaz altından çıkarılmasına çalışılmaktadır.
Kurtarma ve yardım çalışmaları için hapishanelerdeki mahkumlar bile seferber edildi.Depremde hapishanenin duvarları yıkıldığı için bütün mahkumlar açıkta kalmıştı, fakat mahkumlardan birtanesi bile kaçmamış ve kaçmaya teşebbüs etmemişti. Mahkumlardan hayatını kaybedenler de vardı.
Dönemin Erzincan Savcısı İzzet Akçal, Mahkumları bir araya toplar : ‘‘Sizi şimdi kurtarma çalışmalarında görev almak üzere serbest bıracağım. Aranızda civar köylerden olanlar varsa iki günlüğüne köylerine gidip, ailelerini görebilirler. Ancak bir koşulum var; Hiçbiriniz kaçmayacaksınız. Canla başla çalışacaksınız. İşimiz bitince cezaevine döneceksiniz.’’ der.Mahkumlar, büyük fedekarlık göstererek, günlerce depremzedeler için çalışıyorlar. Yaklaşık 1000 kişiyi kurtarıyorlar. Sonra cezaevine geri dönüyorlar. Bir tek mahkum bile firar etmiyor!..
Kurtarma ve yardım çalışmalarına katılan bu mahkumlar 1940 yılında çıkarılan özel bir kanunla affedildiler.
Yaralar sarılmaya çalışılıyor Halk çadırlarda ve barakalardadır. Ölüler gömülmekte, ağır yaralılar yakın ve uzak şehirlere gönderilmektedir. Hafif yaralılar, Kızılay'ın kurduğu 300 yataklı hastahanede tedavi edilmektedirler.
Ülke yardım için seferber oluyor"Ölenler çoktur, fakat felaketten arda kalan yaralı, aç, çıplak, yersiz yurtsuz vatandaşımız daha çoktur." 
Depremin hemen sonrası Kızılay o günün şartlarında elindeki bütün imkanları seferber eder. Vatandaşlar ve kurumlar yardım için büyük duyarlılık ve çaba gösterirler. TBMM tarafından hemen bir Milli Yardım Komitesi kurulur, il ve ilçelere kadar her yerde şubeler açılır, yardımlar Kızılay aracılığı ile depremzedelere ulaştırılır. Gazeteler yardım kampanyaları düzenlerler, yardım amaçlı organizasyonlar yapılır, toplanan yardımlar ve yardımseverlerin isimleri gazetelerin sayfalarında ilan edilir.

20. Yüzyılda Türkiye'nin yaşadığı en büyük felaket olan Erzincan Depremi, Dünya'nın da yaşadığı en büyük felaketlerden biridir. Dünya tarihinde meydana gelen depremler can kayıplarına göre sıralandığında Erzincan depremi, 27. sırayı almaktadır. Yirminci yüzyıl depremleri göz önüne alındığında ise 8. sıradadır. İnsani duygular ve İkinci dünya savaşı öncesinin hassas dengeleri içinde dünyanın birçok ülkesinden yardımlar gelmeye başlar.
Cumhurbaşkanı İnönü Erzincan’da
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yurt gezisine çıkmış, Malatya'ya oradan'da Elazığ'a geçmişti. Depremin yaşanması ile birlikte o bölgelerde incelemelerde bulunduktan sonra gece Çetinkaya istasyonundan hareket ederek 31 Aralık günü trenle Kemah’a gelir. Depremzedelerle ve yetkililerle görüşür.
Cumhurbaşkanı öğlen Erzincan’da olur. İstasyon binasındaki yaralıları ziyaret ederek, incelemelerde bulunur. Facianın yaşandığı bazı binaları gezer ve depremzedeleri teselli etmeye çalışır. Vekil ve generalleri toplayarak direktiflerini verir.İnönü Erzincan'dayken karşısına çıkan yaşlı bir kadın, oğlunun ve kocasının cesedini ararken yanmış, derisi soyulmuş ellerini göstererek, "Giresunlu Mehmet'im gitti; askerdi, senin yanında askerdi," diye haykırıp başını İnönü'nün göğsüne koymuş ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.Bu görüntü Erzincan depreminin simgesi olmuş ve daha sonraları, hem heykeli yapılmış hem de bir pul serisinin üzerinde yer almıştı. 
İnönü’nün bölgeye gitmesiyle, felaketin boyutları ülkede ve yurtdışında daha fazla anlaşılacaktır.
Depremden kısa bir süre sonra evsiz, yurtsuz kalan Erzincan'lılar çeşitli vilayetlere gönderilecek ve bu mecburi ikametgahlarında bir süre yaşamlarını devam ettirrmeye, yaralarını sarmaya çalışacaklardır.
Gazeteci-Yazar Şefik Aras o acılı günleri şöyle anlatıyor :
“Kış ortasında aç ve açıkta kalmış, canını, malını, mülkünü kaybetmiş çaresizlik içerisindeki Erzincan insanını kara vagonlara doldurup gurbet ellere götürdüler.
Ne var ki; kolay olmuyordu, ana baba yurdundan, toprağa gömdüğü canından ciğerinden ayrı kalmak… Zor geliyordu, felaketzede Erzincan insanına gurbet elleri.

Onun içindir ki, 1941 yazından itibaren Erzincan’a dönüş başladı. Yurdun çeşitli yörelerinde iskan edilen Erzincanlılar yavaş yavaş Erzincan’a dönmekten kendilerini alamadılar. Oysa, Erzincan’da durum hiç de iç açıcı değildi. Dönenlerin başlarını sokacağı, Kızılay pavyonları bile henüz tamamlanmamıştı. O nedenle, önce çadır hayatı başladı. Erzincan insanı tarlalar üzerine kurulmuş çadırlarda hayatlarını idame ettirmek zorundaydı… Binbir zorluk ve sıkıntı ile karşı karşıyaydı. Ardından muvakkat şehir oluştu. Muvakkat Şehir dediğimiz ise, felaketzede insanların kendi imkanları ile yaptığı barakalardan oluşan iskan alanları idi. Varlığını halen sürdüren Taksim Mahallesi, Kızılay Mahallesi ile, 6 yıl önce yeniden yapılan Çarşı Mahallesi muvakkat şehrin ta kendisiydi. İnsanlar, yolu izi, suyu elektriği olmayan bu semtlerde yıllarca çamurlarla boğuştu.”
Devlet ve millet topyekün bu büyük felakete seferber olsa da yaşanan can kaybının ve tahribatın büyüklüğü, o günün imkansızlıkları ve yaklaşan ikinci dünya savaşı, yaraların sarılmasını uzun süre geciktirecekti.
Depremden alınacak insanlık ve felaket dersleri Depremi yaşayanlar anlatıyor...
Şehrin üzerinde metrelerce alev dalgaları yükseliyordu... “Deprem gece yarısını geçen bir saatte ve herkesi uykuda yakaladı. Şehirde depremden kurtulanlar ve enkazdan çıkarılanlar genellikle iç çamaşırları ile ve çoğunlukla yalınayak kalmışlardı. Pijaması olanlar son derece azdı. Yarı çıplak bir durumda, son derece soğuk ve karlı bir ortamda binlerce çaresiz insan vardı, bunlardan bir kısmı da maalesef vefat etti.
Şehirde fırınlar, ticarethaneler, bakkallar, manavlar tamamıyla harap olmuş ve enkaza dönüşmüştü. Sivas-Erzincan demiryolu Erzincan batısında yer yer çökmüş, kesilmiş ve ulaşım tamamen durmuştu. Karayollarında da durum aynı idi. Erzurum’un dışarı ile irtibatı tamamıyla kesilmiş, ulaşım hizmetleri durmuş ve halk yıkıntılar içinde ve enkazın üstünde çaresiz kalmıştır.”
Bu arada çetin kış şartlarına ek olarak büyük bir tehlike daha belirdi. Şehirdeki cesetlerin varlığı, ağır kış şartlarından etkilen kurt sürülerini de şehirlere yöneltti ve şehirde yer yer kurt sürüleri görülmeye başladı. Bizler de kendi bölgemizde çadırlar ve çevresinde güvenlik tedbiri olarak gece gündüz sıra ile nöbet tutmaya başladık. Ellerimize tüfek verdiler. Tüfeklerin boyu bizim boyumuzu aşıyordu, hatta kullanmayı becerebileceğimizi bile bilmiyorduk ama ne de olsa bizlere güven veriyordu. Allah’tan bizim bölgemizde kurt görülmedi. Depremden sonra uzun bir süre şiddetli ve yıkıcı artçı depremler devam etti. Açık arazide bile bir yere tutunmadan ayakta durabilmek son derece güçtü.”
Deprem sırasında yanmakta olan sobalar savrularak veya devrilerek yangınlara sebep olmuş ve bu yangınlar yayılmak suretiyle şehri bütünü ile sarmıştır. Şehrin üzerinde metrelerce yükselen alev dalgaları, dışardan şehri girişi ve kurtarma işlemlerini tamamıyla engellemiştir.”A. Fikret Ersöz, 2000 (Ayhan Yüksel’in yazısından)

42 yakınını kaybeden Lütfiye Kaner anlatıyor: "O yıllarda yeni evli ve 15 yaşında genç bir kadındım. Erzincan'ın Karakilise Köyünde oturuyorduk. Evlerin çoğu kerpiçtendi. Gece yarısı büyük bir sarsıntıyla uyandım. Sarsıntı o kadar şiddetli ve derinden geliyordu ki, insanı alttan yukarı doğru sıçratıyordu. Dengemi kaybetmemek için karyolaya tutundum ve daha sonra altına girdim. Tüm duvarlar yıkılmaya ve çatı çökmeye başladı. Sallanmanın durmasından yararlanıp bir an karyolanın altından başımı çıkarıp baktığımda parlak bir ay ve gökyüzü gördüm. Yıkıntıların arasında sıkışmış hareket edemiyordum. Saatler sonra yardıma gelenler tarafından kurtarıldım. Köy bir harabeydi. Çığlıklar durmak bilmiyordu. Bir günde 80-90 kez sallandık. Daha sonra 42 yakınımı kaybettiğimi öğrendim. Benim için tam bir yıkım oldu. O günleri hiç unutamadım. Üzerinden yarım asır geçmesine rağmen hala yaşıyorum.''
Depremden tahminen yarım saat sonra bir yangın çıkmış, binlerce insan enkaz altında can verirken, bir çoğu da yanıp kavrulmuştu.
Şehirdeki bütün elektrik ve telefon hatları kesilmiş ve haberleşme imkansızdı. Deprem, zaman zaman devam etmesine rağmen yakınlarımızı kurtarmaya gittiğimizde, ilk gün mahalle ve sokakları bulamamıştık. Ertesi gün 20 kişilik bir ekiple arama faaliyetlerini sürdürürken, 3. Orduya bağlı birlikler, semt semt kurtarma işlerine devam ediyordu. Onlar, toprak altında inleyen ve feryat edenleri kurtarmaya çalışırken, bizler bu fizahlara kulak asmıyor, kendi akrabalarımızı bir an önce kurtarabilmek için çırpınıyorduk. Geri döndüğümüzde, fizah ederek yalvaranların ebedi uykularına daldıklarına şahit olduk. Attığımız her üç, beş adımda bir, ya bir kola, ya bir bacağa, ya da bir kafaya basmamak için adım atacak yer arıyorduk. Mucize kabilinden kurtulanların, toz ve topraktan yüzleri belirsiz, yarı çıplak titrediklerini gözlerimizle gördük. Lakin konuşmuyorlardı, sanki bize küsmüşlerdi… Akşam eve dönerken, babalarımızın bıyıklarından sarkan buzlara, göz yaşlarının karışması da çok hazin bir manzara teşkil ediyordu.

Depremin üçüncü günü kurtarma çalışmaları biraz daha hızlanmıştı. Kurtarılan yaralılar, trenle Sivas'a gönderilirken, maalesef yanlarında refakat edecek kimseleri yoktu. Çıkarılan ölüler, hemen oracıkta, sahibi bulunmayanlar ise enkazdan arta kalan topraklarla üstü örtülmek suretiyle defnediliyordu.

Kurtarma işleminin daha çabuk yürümesi bakımından İmroz Adası'nda bulunan mahkumlarda getirilmişti. 3. Ordu, mahkumlar ve halkın yardımıyla (can kurtarmak maksadıyla) çıkarılan ölülerin defnedilmesi mümkün olmadığından, kadın, kız, erkek, çocuk yarı çıplak olarak, şehrin muhtelif yerlerine yığınlama başlandı. Ölü yığınları o kadar büyüdü ki, enkaz arasında bayağı fark ediliyordu. Bir hafta kadar geçmişti ki, o soğuğa rağmen, kokan ölüler olduğu gibi, parçalanmış kol, bacak ve çok ağır yara almış ölüleri köpekler yemeye başladı. 3. Ordu, köpeklerin vurulmasını emretti. Vurulma olayı günlerce sürdü. Zira köpek boş bir alana çıkmadıkça kurşun atamıyorlardı. Kesin bir gün verilmemekle beraber, depremden tahminen 25-30 gün kadar sonra, şimdiki Terzibaba yolu üzerindeki Şehitlik civarında büyük bir çukur kazılarak bütün ölüler toplu halde buraya defnedildi…1

Döt gün enkaz altında kaldıktan sonra Adana'dan gelen kardeşi tarafından kurtarılan adam:
Gedikli Çavuş Uşaklı Mehmed Soygüder, zelzelenin vuku bulduğu sırada iç sokaklardan birinden geçerken duvarların birbirine girmesi üzerine taş ve toprak altında kalmıştır. Dört gün sonra Adana'dan gelen kardeşi tarafından kurtarılan Mehmet başından geçenleri şöyle anlatıyor:
- Nasıl oldu bilmiyorum, toprak yığını içinde kaldığımı gördüm. Nefes almakta zorluk çekiyordum. Zaman zaman uykuya daldığımı zannediyordum ve uyanınca da üzerinde bulunan toprağı yarmak için gayret sarfediyordum. Gittikçe nefesim daralıyordu. Son bir hamle yaparak bulunduğum yerde kımıldamak istedim. Bu arada üzerimde birşeyin kıpırdadığını hissettim ve hava almağa başladım. Ondan sonra da zaman zaman "imdat !... İmdat!.." diye bağırdım ve nihayet kurtarıldım.
3.1.1940, Ömer Köstem - Akşam
Basmayın altında insan var !
"Her yer yıkılmıış. Toprağın altından korkunç gürültüler geliyor. Bir taraftan da şehir alevler içinde. Enkaz arasında ilerlemeye çalışıyorum. Birden ayaklarımın altından bir ses yükseldi : "Basmayın! Altında insan var ! Allah aşkına bizi kurtarın!"
Bir felaketzede anlatıyor : "Susuzluğumu kar yiyerek gideriyordum. Fakat ya açlık?.. Bir yığın gördüm. Ekmek yığıp ıslanmasın diye üstüne battaniye örtmüşler sandım. Batteniyeyi sıyırdım : İnsan cesetleri, üst üste dizilmiş insan cesetleri !.."

6.1.1940, Peyami Safa - Cumhuriyet
Tarihin kaydetmediği facia sahneleri“Perişan bir halde trenden iniyorum. Etraftaki bütün evler bir yığın taş, tahta toprak halinde... Aralardan tek tük çadırlar gözüküyor.
- İşte diyorlar, bütün Erzincan şu gördüğünüz halk!
Bakıyorum, beş dakikada, teker teker sayabilirim hepsini... Başımı çeviriyorum. Üst üste konmuş insan cesetleri. Kaç tane? Herhalde birkaç bin! Artık hassasiyetim uyuşmuştu. Gayri iradi yürüyordum. İstasyonun şark kısmını kaplayan geniş meydandayım. Allahım bu ne feci manzara?
Yüzlerce, binlerce ceset, üst üste, yan yana konmuş... Birçok kadınlar, çocuklar, erkekler bir albüm yaprağı çevirir gibi cesetleri kaldırıp kendilerine ait olanları arıyorlar. Zaman zaman, aradığını bulanların canhıraş bağrışmaları kulak zarlarını yırtıyor:
Babam, babam benim!..
- Anne babamı buldum, anne babamı buldum.
Morarmış cesetlerle veda kucaklaşması...” 
Nusret Safa Coşkun
Kendilerini feda eden anne ve baba“Yüzbaşı zelzele esnasında karısı ile beraber kendini bahçeye atmış, fakat çocuklarının içeride kaldığını düşününce onları kurtarmak için karısı ile birlikte tekrar içeriye girmiş... Yüzbaşı ve eşi çocukları alarak dışarı çıkmak isterken bir kalas üzerine düşmüş, hepsi de ölmüşlerdir. Yalnız çocuklardan bir tanesi aradan iki gün geçtikten sonra evin enkazı temizlenirken annesinin kucağında diri olarak bulunmuştur. Zavallı çocuk ölen annesinin kucağında iki gün beklemiş...”3.1.1940, Ömer Köstem - Akşam
Talihsiz çocuk
“ Ufak bir çocuğu, hayatını kurtarmak için ağaca tırmanırken gördüm. Onu kurtarmak için ilerlerken bir zelzele daha oldu ve zavallı çocuk ağaçla birlikte yerde hasıl olan yarığa saplandı. Bu acıklı sahne bir türlü gözümün önünden gitmiyor.”3.1.1940, Ömer Köstem - Akşam
Onuncu yıl Marşını söyleyerek kurtulan çocuk"Mahkeme azasından B.Tahsin'in evi çökmüştü. Bütün evler gibi... O ana baba gününde B. Tahsin'in çocuğu nasıl kurtuldu bilir misiniz? On yıl marşını söylemekle... Çocuk enkaz altında kaldıktan sonra bütün kuvvetle 10 yıl marşını söylemiş. Askerler 10 yıl marşını duyunca sesin geldiği yere gitmişler, orasını kazmışlar ve çocuğu dipdiri olarak çıkarmışlardır." 
3.1.1940, Ömer Köstem - Akşam
Başka yaralıları düşünen bir ağır yaralı...İleride çadır hastaneleri dolaşırken, kemikleri bir çok yerlerinden kırılmış, yüzü gözü yara bere içinde, yarı baygın yatan bir yaralı için, doktor :
- Zatürresi de var dedi...
Reisicumhur yaverlerinden Şükrü, yün yeleğini sırtından çıkarıp hastaya giydirmek istedi. Kapanmış gözlerinin aralandığını gördük. Ağır yaralı vatandaşın bütün kudretini toplamaya çalıştığı belli idi. Bir hırıltı halinde nefes alıyordu. Zorla şunları söyleyebildi :
- Sen çok iyi kalblisin. Bunu bir başkasına versen daha iyi olur. Ben artık kurtulamam, nasıl olsa ölüyorum...6.1.1940, Mekki Said Esen-Cumhuriyet
“Sen sağol paşam!” “Kemah'ta Reisicumhurumuz trenden indiler. Zelzelenin tahribatı hakkında sualler soruyorlardı. Kalabalık arasından birinin Erzincanın feci vaziyetini bildiği, konuşmalara gösterdiği alakadan anlaşılıyordu. Milli şefimiz kendilerini çağırdılar:
- Oradan mı geliyorsun?
- Erzincandan geldim. Gene Erzincana gidiyorum. Katilden altıbuçuk seneye mahkumum. Hapishane başımıza yıkıldı. Kurtulabilen arkadaşlarla vakit kaybetmeden enkazı temizlemeğe koyulduk. Bazı taraflarda yangın başlamıştı. Biz ancak yakından sesi gelenleri kurtarabiliyorduk. Daha derinde kalanlara gücümüz yetmiyordu...
- Buraya niçin geldin?
- Çocuklarım Kemahta otururlar. Köyümüz de zelzeleye uğradı. Müddeiumumiden (Savcı) izin alarak onları kurtarmaya çıktım.
- Çocuklarına bir zarar olmuş mu?
Mahkumun yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Başını önüne eğdi, sadece :
- Sen sağol Paşam! Dedi.”6.1.1940, Mekki Said Esen-Cumhuriyet
İnsanlık dersi
“Milli Şef İsmet İnönü 4-5 gün sonra deprem yerinde incelemelerde bulunmak üzere özel bir trenle Erzincan'a doğru yola çıkar. Erzincan yakınlarında bir köyde bir mahkûm özel trene binmek ister. Muhafızlar mahkûmu bindirmek istemezler. Gürültü, kıyamet kopar. İsmet İnönü merak edip sorar, ‘‘Ne oluyor?’’ diye.
Mahkûm, İsmet İnönü'ye yanaşır, ‘‘Efendim, ben Savcı Bey'e kaçmama sözü verdim. Erzincan'a dönüp, kurtarma çalışmalarına katılmak istiyorum. Beni de trene alın’’ der.
İsmet İnönü bu öyküden etkilenir, mahkûmu trene alır.
19.8.1999, Hürriyet
Mahpusların yoklaması"Akşam karanlığı çöküyor. Az ileride toplanarak, sıraya girmiş adamlar gördük: Erzincan hapishanesinden sağ çıkan mahkumlar! Hepsi açıktalar, sabahtan akşama kadar enkaz arasından insan kurtarmaya çalışıyorlardı. Bugünkü işlerini bitirerek, tam saatinde Savcının karşısında toplanmışlar. Birer birer sayıldı :
Tamam !
Bir mahkum :
- Tamam tabii, dedi. Böyle günde eksilen yalnız hapishaneden değil, millet hizmetinden, kardeşine yardımdan, insanlıktan kaçmış olur. Bu ise alçaklıkların en büyüğüdür ve katil de olsa, hiçbirimizin suçu böyle bir cinayetten daha ağır olamaz”6.1.1940, Mekki Said Esen - Cumhuriyet

SUSKUNLUK (SESSİZLİK) SARMALI NEDİR? Suskunluk Sarmalı Alman bilim kadını  Elisabeth Noelle Neumann  tarafından geliştirilen bir kuramd...