2 Şubat 2016 Salı

Kalenderilik


Kalenderîlik yada Kalender’îyye (Qalandar’iyyah, Farsça: قلندریه, Urduca: قلندریہ, Hintçe: क़लन्दरिय्या, Bengalce: ক়লন্দরিয়্য়া) 10. yüzyılda İran'da, Horasan Melametiliği'nden kaynaklanan bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan 12. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı İranlı bir sufinin gayretiyle teşkilatlanarak Orta Doğu'da ve Orta Asya'da geniş taraftarlar toplayan bir tasavvuf akımıdır. Kalenderîler, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrid etmiş, kanaat anlayışına sahip bir topluluktu. Kalenderilik, yaşadığı toplumun nizamına karşı çıkararak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düşünce tarzının günlük hayat ve davranışlarıyla da açığa vuran tasavvuf akımıdır. Kalenderîlik söz konusu mistik temelini ve sosyal niteliğini tarihî akış içinde İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve değişik zamanlarda yeni unsurlarla zenginleştirerek geliştirmiş ve hep muhalif bir çevre olarak süregelmiştir.

Kalenderi dervişleri 13. yüzyılda, Moğol istilasından kaçarak kalabalık guruplar halinde Anadolu'ya girdiler. Kalenderilik, daha sonralarıAnadolu Aleviliği ve Bektaşîlik etrafında toplanmış ve zaman içerisinde değişmeler göstermiştir. Bâbâ'îyye/Vefâ'îyye, Yesevilik/Âhilik,Haydarîlik, Nimetullahîlik/Nûrbakşîlik, Rufailik/Galibilik ve Bektaşîlik/Babagan Kolu (Babalar Kolu)nu saymak mümkündür. Kalenderîliğin Anadolu’da doğurduğu en büyük ve en önemli sonuç, Bektaşilik gibi, heterodoks halk tasavvufunun en popüler tarikatının doğuşunu hazırlamasıdır.

16. yüzyılda, Kalenderîler’in kalabalık sayıda katıldıkları üç büyük isyan hareketi vardır. Bunlardan ilki, II. Bayezid devrinde vukû bulan Şahkulu İsyanı, ikincisi Yavuz Sultan Selim zamanında gerçekleşen Bozuklu Celal ayaklanması, üçüncüsü ise Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Şah Kalender hareketidir. 15. yüzyılda tamamiyle Kalenderî hüviyetini taşıyan zaviyeler, kısmen 16. yüzyıl, kısmen de 17. yüzyıllarda Bektaşî zaviyelerine dönüştüler. Kalenderîlik Türkiye tarihinde hem dini-tasavvufi açıdan, hem de sosyal ve kültürel, hattâ folklorik açılardan derin izler bırakan Ahmed Yesevi’den başlayarak, Türk halk sûfiliğinin Bektaşilik’le son bulan bütün bir tarihini etkileyen bir tasavvuf akımı ve mektebini oluşturarak derin tesirler bırakmıştır.

Kalender’îyye Tarikâtı


Mollâ Câmî, Nefehât’ûl-Üns adlı eserinde Kalenderîler’den bahsederken, İslâm rüpkasını boyunlarından çıkarıp atmış olan şol tâife ki, zamanımızda “Kalenderîlik” adiyle malûm olmuşlardır, bu addolunan evsaftan hâlidirler ve bu isim onlara âriyettir. Anlara “Heşev’îyye”  derlerse muvafıktır. “Melâmiye” için da’vayı ihlâs ederler ve izharı fısk ve fücurda mübalâğa kılurlar”, diye yazmaktadır.[

Kalenderîlik doktrin olarak Hind-İran mistik kültür sâhası ile Melâmiliğin yayılma alanı içinde ortaya çıkmıştır. Ancak Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’den önce Kalenderiyye Tarikatı adıyla, teşkilatlı bir zümrenin olduğunu söylemek doğru değildir. Cemâlü’d-Din-i Sâvî’den en az iki yüzyıl önce yaşamış ve üs­telik kendisi hakkında bizzat Kalender terimini kullanan Kalenderî­ler’in varlığı sebebiyle onu ilk Kalender kabul etmek mümkün ola­maz. Ancak Cemâlü’d-Din-i Sâvî, Kalenderîliği belli bir takım dokt­rin esasları ve erkân dahilinde toparlayarak bir teşkilâta kavuşturan kişidir. Bir başka deyişle, Kalenderîlik bir tasavvuf akımı olarak en az 10. yüzyıldan beri mevcut bulunduğu halde, bir Kalenderiyye Tarikatından söz etmek ancak Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’den itibaren mümkün olabilir. Cemâlü’d-din-i Savi bugün Kazvin’le Tahran arasın­ da yer alan Sâve şehrinden olup dervişliğe genç yaşlarında heves etmiştir. Bu maksatla Şam’a giderek ve Bayezîd-i Bistâmî’nin müridi olan Şeyh Osman-ı Rûmî adlı çok dindar ve büyük bir sûfîye mürid olur. Bir gün Şam'da Bilâl-i Habeşi mezarlığında Şiraz’lı bir genç olan Gerûbed’e rastlar ve onunla dostluk kurar. Onun gibi saç, sakal, bı­yık ve kaşlarını kazıtır. Cemâlü’d-Dîn’in bu halini duyan eski şeyhi Osman-ı Rûmî, durumunu ıslah etmesi için kendisine haber yol­larsa da hiç bir faydası olmaz. Artık Ccmâlü’d-Dîn, esrar kullanan, cavlak adlı, kıldan dokunmuş bir yelek giyen, hiç bir şer’î kaideye aldırış etmeyen, kısaca ibâha yoluna girmiş bir Cavlakî (Kalender) olmuştur. Uzunca bir müddet o mezarlıkta ikamet eden Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’nin yanına katılan müritleri bir müddet sonra onun halifeleri olurlar. On­lar da tıpkı şeyhleri gibi saç, sakal, bıyık ve kaşlarını kazıtıp cavlak giyerek Kalenderîliğe girmiş olurlar. Ancak gerek Cemâlü’d-Dîn’in gerekse halife ve müridlerin kılık ve kıyafetleri Şam halkı tara­fından tepkiyle karşılandığından, Cemâlü’d-Dîn, Dimyat’a geçer. Bir müddet sonra halifeleri de her biri bir tarafa dağılarak mezheplerini yayarlar. Halifelerinden Ebûbekr-i Niksârî 1205-6 yılında Selçuklu başkenti Konya’ya gider ve oraya yerleşir. Konya’daki Kalenderân Tâyifesi’ne ait zâviye’nin başında bulunan bu Ebûbekr-i Niksârî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin vefatında (1273) henüz hayattadır ve o sağken kendisiyle yakın ilişki içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kalenderîler Mevlânâ’nım vefatında gülbanklar çekerek ve “Hay huy ederek” üzüntülerini göstermişlerdir.

Dimyat’a gelen Cemâlü’d-Dîn de burada da halkın tepkisiyle karşılaşır. Ancak bir müddet sonra onun büyük bir velî olduğunu anlayan Dimyat halkı, kendisine bir zâviye yaptırarak toptan mü­ ridi olurlar. Böylece bu zâviyeye yerleşen ve giderek şöhreti geniş­ leyen Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî, 463/1070-71 tarihinde ölünceye kadar burada hayatını sürdürüp pek çok mürid edinir.

Kalenderiliğin doktrin yapısı ana eksenini Hint-İran mistisizmi ile tasavvufun sentezi oluşturmaktadır. Bu sentez içinde İran'daki Hurufilik, Melamilik gibi çeşitli unsurlar yer almaktadır. Hayat tarzları ve dış görünüşlerinde gezgin Budist, Zerdüştî ve Manici rahipler gibiydiler. Kalenderî dervişlerinin dizelerinden Vahdet-i Vücud inanışına yakınlık duydukları anlaşılmaktadır. Kimi zaman ibaha, hülul ve tenasühe varan ifadeler de bu dizelerde göze çarpabilmektedir. Ayrıca Ali ve On İki İmam'a bağlılık, Kerbelâ ile ilgili matem gelenekleri de inançlarında yer almaktadır. Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir. Hemen her devir ve her ülkede Kalenderi zümrelerinin ortak vasıfları olan, üç eş kişilik gruplar hâlinde dolaşıp gezmek, günlük yiyeceklerini dilenerek sağlamak, acâip kılıklarda dolaşmak gelmektedir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik’te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı. Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve aşık kemikleri taşırlardı.

Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle suçlanmışlardı. Kalenderîliğin Islâm dünyasının hemen her tarafına en fazla yayılan, en uzun ömürlü kollan, 13., 14., ve 15. yüzyıllar boyunca İran’da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya nüfuz eden ve 17 . yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı topraklarında varlığını koruyan Haydarîlik, Câmîlik ve Nîmetullâhîlik'ı sayılabilir.

Tarih kaynakları Orta Asya’daki bu Türk Kalenderiler’in hiç şüphesiz Moğol istilâsıyla birlikte, 13. yüzyılın ilk çeyreği içinde, bir yandan Çin (Maçin) hudutlarına kadar bütün Doğu Türkistan’a, diğer yandan da Hindistan içlerine yayıldıklarını gösteriyor. Bilhassa Kuzey Hindistan’da ilk Kalenderiler’in Delhi Sultanı Şemsü’d-Dîn iletmiş devrinde (1211-36) göründüklerini çok iyi bilinmektedir. Bunlar, Moğollar’ın önünden kaçarak buralara sığınan göçmen kafileleri arasında gelmişlerdi.

Andadolu'da yayılışı ve kolları

Anadolu’da popüler Kalen­derîlik denildiği zaman en belirgin çevreler olarak, Vefâîlik ve Haydarlik gelmektedir. Vefailik Anadolu’ya 13. yüzyıl başlarında, Baba îlyas’ın şeyhi olan ve ilerde Bektaşi geleneğinde de önemli bir yer tutacak bulunan Dede Garkın isimli bir Türkmen şeyhi tarafından getiril­di. Dede Garkın’ın vefatı ile yerine geçen Baba İlyas tarafından bugünkü Amasya yakınla­rında bulunan eski adıyla Çat köyünde kurulan zâ­viye ile temsil edildi. Vefâılik bu zâviye yoluyla kısa zamanda Türkmenler arasında yayıldı. Vefailik heterodoks yapısı itibariyle özel­likle göçebe Türkmenler arasında çok taraftar toplamıştı ve yalnız 13. yüzyılda değil, 14. yüzyılda da, bir yandan Şeyh Edebalı aracılığıyla Osmanlı Beyliği’nin teşekkülünde, öte yandan Hacı Bektaş-ı Velî kanalıyla da Bektaşîliğin oluşmasında ana rollerden birini oynamıştı.

Baba îlyas-ı Horasânî yönetiminde Anadolu Selçuklu Devleti yönetimine karşı 1240 yılında girişilen Babai Ayaklanmasında başta Kefersud’lu bir Kalenderî şeyhi olan ve Baba İlyas’ın baş halifesi sıfatıyla ayaklanmayı fiilen yöneten Baba İshak olmak üzere Kalenderîler’in önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. İsyanından sonra dağıtılan Çat köyü zâviyesinin yerini, Moğol hâ­kimiyeti döneminde ortaya çıkan iki yeni zâviye aldı. Her ikisi de Baba İlyas’ın ileri gelen halifelerinden olmakla beraber îsyana ka­tılmayan Hacı Bektaş-ı Velî ile Osman Gazi’nin sonradan kayın pederi olacak olan Vefaiye şeyhi Şeyh Edebali tarafından kurulan bu iki zâviyeden birincisi Sulucakarahöyük’te, İkincisi önce Lârende (Ka­raman), sonra Bilecik’te bulunuyordu. Hacı Bektaş-ı Velî Baba İlyas’a intisap etmeden önce aslında bir Haydari dervişi olduğu için, Sulucakaraöyükteki zâviyesinde bu yön ağırlıkta olmuş ve bir müddet sonra bu zâviye bir Haydarî zâvi­yesi niteliğine bürünmüştür. Nitekim bu zaviyede yetişen ve sonradan buradan ayrılarak Osmanlı topraklarına giden Abdal Musa bir Haydarî dervişi idi.

Selçuklu devrinde Kalenderî, Cavlakî ve Haydarî olarak isimlendirilen Kalenderî zümreleri Beylikler döneminde bunlara ilâveten Abdâlan-ı Rum yahut Rum Abdalları terimleriyle nitelendirildikleri görülür. Kalenderi dervişlerin Osman Gazi, Orhan Gazi ve I. Murad gibi ilk Osmanlı padişahlarının maiyetinde fetih hareketlerine katıldıkları, onların da dervişlerin hizmetlerine karşılık zâviye açmalarına müsaade ettiklerini, hattâ bununla da kalmayarak bu zâviyeleri zengin vakıflarla güçlendirdikleri bilinmektedir. Ancak Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde yönetim çevrelerinin Kalenderiler’e karşı tavrı, bir yandan bazı imtiyaz­larla onları devlet yanında ve yararına kullanmak, bir yandan da mevcut toplum düzenini bozmalarına engel olmak şeklindedir. Bu siyasetin Fatih Sultan Mehmed devrine kadar bu genel çizgiyi takip ettiğini söylemek mümkündür. Orhan Gazi döneminde Bursa'nın fethine katılan Haydari dervişlerinden Abdal Musa'nın, Yeniçeriliğin kuruluşuna adının karışması bir yana, hem kendisi hem de müridi Kaygusuz Abdal'ın Hacı Bektaş-ı Veli kültünü yayarak ve işleyerek ilerde Bektaşîliğin teşekkülüne zemin hazırlaması nedeniyle, Kalenderîlik tarihi içinde büyük bir yeri vardır. Aynı şekilde Orhan Gazi'nin, Bursa'nın fethine katılan Vefaiye tarikatına mensup Geyikli Baba ile olan ilişkileri de bunu destekler niteliktedir. Yinede ilk Osmanlı padişahlarının da bu şeyhleri büs­bütün kendi hallerine bırakmadıkları da bilinmketedir. Meselâ Or­han Gazi’nin zaman zaman Kalenderîler’i teftiş ettirdiğine, her­ hangi bir karışıklık veya Ehl-i Sünnet dışı inanç ve tavırları halk arasmda yayma gibi bir durum tesbit olunduğunda derhal beylik arazisinin dışına çıkarıldıklarına dair bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Hattâ Abdal Musa’nın Bursa’daki zaviyesi­ni terkedip önce Denizli, oradan da Elmalı yakınlarına gidip yer­leşmesi, muhtemelen böyle bir sınır dışı edilme olayı ile ilgili olabilir.

Orhan Gazi zamanında sebebiyet verdikleri bazı ufak tefek hâdiseler istisnâ edilirse 15. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Ka­lenderîler’in katıldıkları başka bir hareket bilinmemektedir. Ama 1416 yılında vukû bulan ünlü Şeyh Bedreddin isyanı, Babaîler isyanından sonra Kalenderî zümrelerin düzenleyip yönettikleri ikinci büyük ayaklanma hareketi­dir. Bu sefer Torlaklar baş roldedir. 1453 yılında İstanbul kuşatması başladığı zaman, diğer tarikat mensupları arasında Kalenderi zümreleride, tıpkı kuruluş devrindeki gibi, ülkenin dört bir yanından kuşatmaya katılmak üzere buraya geldiler. Fetihten hemen sonra, şimdiki Şehzadebaşı semtindeki Akataleptos Manastırı’nın biz­zat sultan tarafından zâviye olarak Kalenderilere tahsis edildi. Böylece, daha sonraki yıllarda sayılan artacak olan İstanbul Kalenderhâne'lerinin ilki kurulmuş oluyordu. Fatih devrinde Kalenderîler’e mümkün olabildiğince müsama gösterildiği bu sûretle onların yönetimle ilişkilerinin sertleşmeden sürdürülmesine çalı­şıldığı söylelenebilir. Veziriazam Mahmud Paşa ile pek anlaşamayan Otman Baba ve dervişlerinin, sultanla giderek sıkı bir dostluk tesis ettikleri görülmektedir. Buna rağmen, bazı sancak beyleri, uygunsuz davrandıkları, tenâsüh ve hulul inancını savundukları, ibadet yapmadıkları şek­lindeki ihbarlar üzerine sık sık gerek Otman Baba, gerekse derviş­leri aleyhinde dâvalar açmaktan geri kalmamışlardır. Yine de I. Mehmed Çelebi zamanında Şeyh Bedreddin ve Torlak Kemal isyanları dolayısıyla uğratıldıkları baskı ve takibat istisna edilirse, Osmanlı yönetiminin hiç olmazsa II. Bayezid devri başlarına kadar Kalenderîler’e karşı genellikle ılımlı bir siyaset uygulamıştır. II. Bayezid devri ise bu ılımlı siyasetin tersine döndüğü bir dönemi belirler.

15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’da yoğun bir faaliyet gösteren ve kısa zamanda Rumeli’ye sıçrayan Hurûfîlik cereyanı ile temasa geçen Kalenderî zümrelerin, zaten resmî ide­olojiye, yani Osmanlı Sünnîliğine muhalif olmaları, hiç şüphe yokki, Şîî-Safevî propaganda için çok uygun bir zemin oluşturuyor­du. Üstelik II. Bayezid’in sıkı takip siyaseti dolayısıyla artık mer­kezî yönetimin resmen kendi aleyhlerine döndüğünü anlamış bulu­nan Kalenderîler’in, kendilerine yeni bir siyasî dayanak arama­ları kadar tabii bir şey olamazdı. Bu da onları Safevî yandaşlığına itmişti. Bu sebeple, II. Bayezid’in Kalenderîler’i 1492’ de Anadolu’ya sürdürmesinin, hiç te şaşırtıcı değildir. Zira böylece Safevî propagandası Anado­lu’da kendisiyle işbirliği yapmaya hazır, küçümsenmeyecek sayıda bir kitle bulmuş oluyor, ayrıca buradaki Kalenderî zâviyeleride hazır propaganda üsleri haline geliyordu.

II. Bayezid’in 1492 yılın­ daki Arnavutluk seferi esnasında bir Kalenderî veya Hay­dari ya da Torlak tarafından gerçekleştirilmek istenen suikast girişimi sonrasında sultan olayı tahkik ettirmiş, ve sonunda Otman Baba dervişleri suçlu bulunarak idam olunmuştur. Ancak bununla yetinmeyen sultan, muhtemelen etrafındakilerin de telkinleriyle Rumeli topraklarındaki bütün Kalen­derî dervişlerinin bir ceza olarak Anadolu’ya sürülmelerini emret­ miştir. Böylece Rumeli’de gerçek anlamda bir “ Kalenderî Avı” başlamış ve ele geçirilenler Anadolu’ya sürgün edilmiştir.

16. yüzyılda katıldıkları isyanlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu top­raklarında Safevî propagandası başladığı zaman, Şah İsmail’in ha­lifeleri özellikle yan göçebe ve köylü reâyâ arasında faaliyet gös­teriyorlardı. Bunlardan biri olan, Şahkulu Baba Tekeli lâkabıyla ünlü, Tekeli aşiretine mensup bir Türkmen babası, 1511 yılında oldukça geniş çaplı bir isyan çıkardı ve bu isyan kısa zamanda ya­yılma istidadı gösterdi. Şahkulu, Allah’ın gökten kendisine semavî bir kılıç indirdiğini, bununla İlâhî iradeyi gerçekleştireceğini, Osmanlı sultanı Bayezid’in son günlerini yaşamakta olduğunu hali­feleri vâsıtasıyla propaganda ediyordu. Her kim kendine karşı ge­lirse semavî kılıcıyla hayatına son verecekti. Onun bu sözleri hem Kızılbaş Türkmenler’i hem de geniş çapta Torlaklar’ı etkilemişti. Bu yüzden onun emrine girdiler ve ayaklanmaya katıldılar. Sonuçta Osmanlı kuvvetleri uzun mücadeleden sonra, kendileri­nin de ağır kayıplar vermesi pahasına Şahkulu’nu yenerek İran’a kaçırmışlardı. Torlaklar yakalanmış ve II. Bayezid’in hışmından kurtulamıyarak cezalarını hayatlarıyla ödemişlerdi. 16. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı merkezî yönetiminin Kalenderîler’e karşı sertleşmesinin önemli bir sebebi ise, Anadolu’da bu sıralarda baş gösteren Şîî -Safevi propagandası olmuştur. 15. yüzyılda Anadolu’ da Kalenderi zümreler arasında belirgin Şîî tesirler olarak nitelendirebileceğimiz yaygın bir Hz. Ali kültürü­ne, Hz. Hüseyin veKerbela ile ilgili matem geleneklerine ve buna bağlı olarak ta Hz. Hüseyin kültüne rastlanabilmektedir. Ancak 16. yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca Safevî propagandası daha da yaygın ve belirgin bir şekilde Hz. Ali ve On İki İmam kültünü, Muharrem mâtemini, tevella ve teberra prensibini ve bilhassa Hak - Muhammed - Ali şeklinde, zahirde üçlü bir görünüm arzeden , ama ger­çekte yalnız Hz. Ali’nin temel oluşturduğu, eski hulûl inançları içine çok râhat bir biçimde yerleşen ulûhiyet telâkkisini Kalenderîler’in doktrinine ekledi.

Yavuz Sultan Selim döneminde 1519'da Bozok mıntakasında yaşamakta olan bir Kalenderî şeyhi olan Bozoklu Celal Şah Velî lâkabıyla isyan ederek Bozok’tan kalkıp Tokat taraflarına gitmiş, burada bir mağarada uzunca bir müddet inzivâya çekildikten sonra, ken­disini “ halife-i zaman ve mehdî-i devran” ilân ederek etrafına pek çok kişi toplamıştı. Muhtelif rivayetlere göre 20.000 civarında bir miktara bâliğ olan taraftarlarıyla faaliyete geçince, hareketi bas­tırmak için Rumeli Beylerbeği Ferhat Paşa görevlendirilmiş, Dulkadırlı Şehsuvaroğlu Ali Bey’den de yardımcı olması istenmişti. Ancak 1519 yılında çıkan bu isyanı Şehsuvaroğlu Ali Bey bastırmıştır. Osmanlı kaynaklan Bozoklu Celal’in bir Kalenderî şeyhi ol­duğunu ima ederler. Müneccimbaşı ise onun hakkında açıkça “ Kalender” demektedir.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın ilk saltanat yıllarında, 1527’de vukûa gelen Şah Kalender isyanının ise, en az Şahkulu’nunki ka­ dar geniş çaplı ve önemli bir ayaklanma olduğunu söylemek gere­kir. Kaynaklar, bu isyanı sahneleyen Şah Kalender (veya Ka­lender Çelebi)’nin, Balım Sultan’ın torunu olduğunun söylendi­ ğini belirtirler. Kendisi o tarihlerde_Hacı Bektaş Zâviyesi’nin şey­ hi idi ve lâkabının da gösterdiği gibi bir Kalenderî olup etrafındaki müridleri Kalenderîler’den, yanı Işıklar’dan ve Abdallar’dan oluşu­yordu. Şah Kalender önce üstüne gelen Osmanlı kuvvetlerini yen­ meyi başardı. Fakat sonunda Veziriazam İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldı; kendisi de yakalanıp idam olundu. Osmanlı kaynakları, onunla birlikte savaş alanında kanının son damlasına kadar savaşmakta diretenlerin bizzat kendi müridleri yani Işıklar ve Abdallar olduğunu yazarlar.

Dünya’nın Sonu Ne Zaman Olacak! (Bilimsel Kıyamet)


Bilimsel Kıyamet
Güneşin yaşı şu an 4,6 milyar yıldır. Yaşam ömrü 10 milyar yıldır. 10 milyar yıl sonra güneş ve etrafındaki gezegenler -yani güneş sistemi- tamamen yok olacaktır. Güneş yıldızı yeterince büyük olmadığı için Süpernova şekilinde bir anda patlayıp yok olmayacaktır, yavaş yavaş dağılarak yok olacaktır. Bu dağılma, güneşin parçalarının yüzeyinden kopması ve kopan sıcak gazların gezegenleri buharlaştırması -yani yok etmesi- demektir. Dağılma ile birlikte Güneşimiz gitgide büyüyecek ve önüne çıkan her şeyi yutacaktır.Dağılma, güneşin yaklaşık 5 milyar yaşında başlayacaktır.
Günümüzden 900 milyon yıl sonra Güneş’in dış katmanları haylice genişleyerek onun kopan kütleleri, dünyayı yaşanmaz kadar sıcak yapacaktır. (Bu tarihten önce güneş; merkür ve venüsü yutmuş olacaktır.) Bu dönemde oluşacak sıcaklık sonucunda Dünyadaki suyun tamamı kaynayacak ve Atmosfer’imizin çoğu uzaya kaçacaktır yani yeryüzündeki canlılar silinerek yaşanmaz hale gelecektir. Kimi kaynaklar dünyanın, kırmızı dev halinde büyüyen güneş tarafından yutulacağını, kimi kaynaklar ise genişleyen güneşin çekim etkisinin azalmasıyla, dünyanın uzay boşluğuna sürükleneceğini söylemektedir.900 milyon yıla kadar Dünyamızda rahat rahat yaşabiliriz Lakin bu tarihe kadar gidecek başka bir gezegen bulamassak İnsanlık nesli Kainattan tamamen silinecektir.
88tr
Güneşin büyümesiyle ve dağılmasıyla Dünyanın yaşanmaz hale gelmesi (Resimde Güneş eskisine oranla katbekat büyümüştür)
88ylk
Güneşimizin dağılmış ve yok olmuş hali. Bu bulutsudan yeni bir güneş yıldızı doğacaktır. Belki de yeni canlılar da doğacaktır.
Güneşimizin dağılmış ve yok olmuş hali. Bu bulutsudan yeni bir güneş yıldızı doğacaktır. Belki de yeni canlılar da doğacaktır.

Kaynak: Guillemot, H.; Greffoz, V. (Mars 2002). “Ce que sera la fin du monde” (French). Science et Vie N° 1014.
Hazırlayan: Alper Çadıroğlu

İnflation Patlaması; Big Bang’in Yanında Cüce Kaldığı Sıradışı Bir Patlama. Evrendeki Her Şey Tesadüf Eseri Oluştu.


Big Bang patlamasından önce İnflation patlaması olmuştur. İlk başta sadece Higgs Alanı vardı. Bu bir enerjidir. Sonra bu enerji gerildi ve patladı. Patlamanın sebebi itici kütleçekiminin aşırı bir biçimde artması ve serbest kalmasıdır. İtici kütleçekimi yani negatif basınç ya da evreni genişleten şişiren itim gücünün bu kadar aşırı olmasının sebebi de; higgs alanının özel bir konuma gelmesidir. (Örneğin; eğer bir sıvıyı süper olarak soğutursanız buz olmaz, sıvı olarak kalır, buna süper soğutulmuş sıvı denir.) Eğer bir cam şişeyi, hiç boşluk kalmayacak kadar su ile doldurup kapağını kapatıp ve onu buzluğa koyarsak, belli bir süre sonra şişe kırılıp patlayacaktır. Higgs Alanının özel duruma gelmesi de buna benzer. Bu anlarda alan, aşırı yüksek bir enerji düzeyine ulaşmıştır. Bununla beraber aşırı bir itici güç oluşmuştur. Alanın minicik kütleçekimini yenen devasa itici güç; bu alanı büyük bir şiddetle patlatmıştır.
Patlama 10 üzeri eksi 35 saniye kadar sürdü. Bu sürede evren 10 üzeri 30 kat genişledi. Bu akıl almaz bir rakamdır. Bir atomun bir anda Samanyolu Galaksisi kadar büyümesi gibidir. Big Bang patlaması ile günümüze kadar 14 milyar yıllık genişlemenin toplamından bile katbekat büyüktür. Bu da bize gösterir ki, evren çok büyük. Şu ana kadar gözlemleyebildiğimiz 200 milyara yakın galaksiyi Dünyadaki bir kum tanesi gibi düşünürsek, Evrenin büyüklüğü Dünya kadar olurdu.
Bu kadar kısa süreli bir İnflaton Şişme Patlaması sonrasında aşırı olan itim gücü durdu. Yukarda anlattığım örnekteki gibi; şişe patladı ve şişeyi patlatan itim gücü durmuş oldu. Yüksek enerji düzeyindeki başlangıçtaki higgs alanı, İnflation Patlaması sonunda düşük enerjili düzeye evrildi. İşte bundan sonra Big Bang Patlaması denilen olaya gidildi. Aslında patlayan Big Bang değildi, İnflation Patlaması idi. İnflation Patlamasının “yan etkisi” olarak, Evren genişlemeye ve soğumaya devam etti. Big Bang’e saçılma da diyebiliriz.
İnflation Patlamasından sonra, Big Bang ile genişleyen evrende 1 saniye içinde madde parçacıkları ve ışınım oluştu. E=mc2’deki gibi enerji maddeye dönüşmüş oldu. Daha yalın bir dille; eğer siz bir gazı soğutursanız suya ve buza dönüşür. Evren genişledikçe yani soğudukça, enerji de parçacığa dönüşmüş oldu. Sonrasında parçacıklar kümelendi ve galaksiler oluştu.
Bu kümelenmenin sebebi de; İnflation Patlaması sırasındaki “Kuantum Titrenimleridir”. Yani galaksiler “rastgele” oluştu. Biz ve evrende gördüğümüz her şey “tesadüf” eseri oluştu. Heisenberg’in belirsizlik ilkesi parçacıklara uygulanmakla kalmaz alanlara da uygulanabilir. Şişe patladığında aslında evrenin heryerinde itim gücü durmadı. (Yani bu şişenin (evrenin) İnflation patlamasının bittiği “anlar” farklı idi.) Farklı noktalarda itim gücü dururken diğer farklı noktalarda bu itim gücü devam etti. Tabii bunlar 10 üzeri eksi 35 saniye içinde olupbitti ve sonrasında Big Bang devam etti. İtim gücünün ilk olarak durduğu bölgelerde enerji yoğunlaştı; bir kâğıt veya bir bez üzerinde oluşan kırışıklık, buruşukluk gibi ya da pizza hamurundaki küçük bir bölgeyi yukarı doğru uzatalım, pişirdikten sonra o bölge daha kabarık olacaktır bunun gibi bozulmalar eşliğinde parçacıklar bir kümelenmeye gitti sonucunda da galaksiler oluşmuş oldu. Eğer bu kuantum belirsizliği olmasaydı insanlar, gezegenler, yıldızlar, galaksiler kısaca hiçbir şey olmazdı; Çünkü oluşacak anı bulamazlardı. Birbirine eş uzaklıkta genişleyen, türdeş, gözle görülmez olan parçacıkların hâkim olduğu ıssız bir evren olurdu. Burada Kuantum’un gördüğümüz evreni oluşturması söz konusudur.

Kaynak: Brian Greene, Evrenin Dokusu
Hazırlayan ve Derleyen; Alper Çadıroğlu
“Şair Evlenmesi” Öncesi Yazılan İlk Türkçe Oyunlar



Metin And tarafından yayınlanan “Şair Evlenmesi’nden Önceki İlk Türkçe Oyunlar” adlı derleme,Bu çalışma 1983 yılında İnkılap ve Aka Kitabevleri tarafından yayınlanmıştır ve içerisinde 5 adet oyun metni yer alır: Nasreddin Hoca’nın Mansıbı, Vakayi-i Acibe ve Havadis-i Garibe-i Keşfger Ahmed, Hikaye-i İbda-ı Yeniçeriyan ba Bereket-i Pir-i Şeyh Hacı Bektaş veli-i Müsliman, Hikaye-i İbrahim Paşa be İbrahim-i Gülşeni, Zor(ı)la Hekim. Metin And, kitabın giriş bölümüne geniş bir önsöz yazmış ve bu oyunların Türkçe dramatik edebiyatın gelişimi açısından taşıdıkları değeri ölçmeye çalışmıştır. And bu metinlerin tarihsel değerini reddetmemekle beraber, Şinasi öncesi dönemde dramatik edebiyatın gelişimine yaptıkları katkı konusunda soru işaretleri olduğunu ve bu metinlerin “Türk dramatik edebiyatı”nın başlangıcı olarak görülmeyeceğini düşündüğünü belirtir. Bu görüşünü gerekçelendirirken kullandığı argüman çok açıktır: “Gerek özgün, gerek çeviri olan [daha önce yazılmış] bu metinlerin çoğu ya Türklerin değildir, ya da yazarı kesin olarak bilinmiyor.” (sf. 9) Bu durumda And’ın kendi kategorizasyonunu oluştururken “Türk dramatik edebiyatı” olarak adlandırdığı eserlerde aradığı temel kriterin dil değil, etnik kimlik olduğu gerçeği çok açık biçimde ortaya çıkmış olur. Dolayısıyla ilk modern Türkçe dramatik eserlerinin üretildiği Katolik eğitim kurumları zaten Türk olmayan unsurlarca idare edildiği için onların ürünlerini bu kategoriye dâhil etme gerekliliği yoktur.

Bu kurumlardan ilki Avusturya İmparatorluğu’na bağlı olarak hizmet veren İmparatorluk Doğu Dilleri Okuludur. Yukarıda adlarını andığımız beş oyundan ilk üçü burada kaleme alınmıştır. Hatta ilk ikisinin, kullanılan dil dikkate alınarak okulda görev yapan elçilik görevlisi bir Osmanlı dil öğretmeni tarafından kaleme alınmış olma ihtimali oldukça güçlüdür. Buna rağmen bu okulda kaleme alınan Türkçe eserlerin Osmanlı ülkesinde filizlenmekte olan modern tiyatro hareketleriyle ne oranda bağlantılı olduğu oldukça belirsizdir: “Doğu Dilleri Okulu’nun ürünlerinin (…) [dramatik edebiyatımıza] dolaylı olarak katkısı olabileceğini kabul edebiliriz. Şöyle ki, eğer ileri sürdüğümüz gibi oyunlar, Viyana’daki Türk elçiliğinden Doğu Dilleri Okulu’nda ders veren Türk diplomatlar tarafından yazılmış ise bu kişiler Türkiye’ye döndüklerinde bu deneyimlerini Türkiye’de de sürdürmüş olabilirler. Bunun tersini ileri sürmeye olanağımız yok bulunmamaktadır. “ (sf. 25)

And’ın adını açıkça zikrettiği ama faaliyetleri hakkında çok kısıtlı bilgiye sahip olduğu anlaşılan ikinci eğitim kurumu San Lazzaro Mıkhitarist Manastırı ve ona bağlı okullardır.Yervant Baret Manok imzalı “Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro Sahnesi” ve Boğos Levon Zekiyan imzalı “Venedik’ten İstanbul’a Modern Ermeni Tiyatrosu’nun İlk Adımları” adlı kitaplar bize söz konusu eğitim kurumunun teatral faaliyetleri hakkında kapsamlı bilgiler sunmakta. Üstelik bu kez Osmanlı Ermeni tiyatrosunun kurucusu ve geliştiricisi olan pek çok ismin aynı zamanda Osmanlı Türk tiyatrosunun da öncü isimleri olduğu açıkça ortaya konuyor. Doğu Dilleri Okulu ile ilişkilendirilen öncü figürlerin Osmanlı tiyatrosunun gelişimindeki rolünü çok net biçimde bilemiyoruz ama Mıkhitarist okullardan yetişen onlarca ismi aynı zamanda Metin And’ın yukarıda adını zikrettiğimiz önsözde adlarını saydığı geniş bir kesimle ilişkilendirmek mümkün. Dolayısıyla Mıkhitarist eğitim kurumlarında yürütülen dramatik faaliyetlerin öncü rolü konusunda daha kesin konuşabiliyoruz.

Yukarıda adları zikredilen iki kurumun çok farklı koşullarda ve ortamlarda ortaya çıktığı bir gerçek. Ama biz zihin açıcı olacağını düşündüğümüz için her iki kurumda yaklaşık aynı tarihlerde yazılmış iki komedi metnini ele karşılaştırarak daha somut bir analiz yapmayı yeğleyeceğiz.

Metinlerden ilki, Metin And’ın yukarıda adını andığımız çalışmasında yayınladığı “Nasreddin Hoca’nın Mansıbı” adlı komedi, diğeri ise Baret Manok’un gün ışığına çıkardığı “Bekri Mustafa’nın Karakteri” adlı oyundur. Her iki oyunun da komedi olması, yazıldığı düşünülen tarihlerin birbirine yakınlığı ve Osmanlı toplumuna ait folklorik öğelerden yararlanılarak kaleme alınmış olması karşılaştırma yapma isteğini güçlendirecek özelliklerdir.

Osmanlı ülkesi dışında Türkçe olarak kaleme alınmış bu iki oyun karşılaştırıldığında ilk göze çarpan ortak özellik oldukça sade bir halk dili ile yazılmış olmalarıdır. Metin And “Nasreddin Hoca’nın Mansıbı” adlı oyun için yaptığı değerlendirmede şöyle der: Oyunun “dilinin halk dilinde oluşu ve yazarın kimliğini gizlemesi ve daha başka kanıtlar bu oyunu okulda Türkçe okutmanlığı yapan bir Türk’ün yazdığı görüşünü güçlendiriyor.” Elbette bu önemli ihtimallerden birisi olarak öne çıkıyor. Ama sadece Türkçe bilgisinin yüksek düzeyde olması yazarın etnik kimliği hakkında kesin bir bilgi vermeyecektir. Etnik olarak Ermeni oldukları şüphe götürmeyecek Mıkhitarist rahiplerin kaleme aldığı ikinci oyun bunun en iyi kanıtı olarak görülebilir. Tabii her iki metin arasında çok radikal bir farklılık söz konusudur: “Bekri Mustafa” da “düzgün bir Türkçe”den ziyade, gündelik hayatın içerisinde ortaya çıkan “heterojen ve melezlenmiş” bir dil kullanımı söz konusudur. Tabii şunu unutmamak gerekir: “Bekri Mustafa”, “Nasreddin Hoca” gibi salt dil eğitimi amacıyla kaleme alınmış bir metin değildir. Daha çok Osmanlı gündelik yaşamına ve İstanbul folkloruna ait öğelerle donatılmış etnografik bir malzeme niteliğini taşır. Bu bağlamda yaşanan coğrafyanın çok kültürlü yapısını da yansıtan bir özelliği olması şaşırtıcı değildir. Bu metinde farklı milletlerden gelen unsurlar kendi aralarında Türkçeyi kendi söyleyiş tarzlarını koruyarak kullanırlar; hatta zaman zaman ana dillerinde konuşlar. Oysa “Nasreddin Hoca” da oyun sadece Müslüman unsurlar arasında geçer –ki Metin And’ın metnin meçhul yazarının etnik kimliği hakkında yaptığı tahminin doğru olduğunu düşünmemize yol açacak bir ayrıntıdır bu.  Her iki metinde de “argo” kullanımlar mevcuttur ama –normalde de beklenmesi gerektiği gibi- “Bekri Mustafa” da Mıkhitarist rahipler bunu belli sınırlar içerisinde yaparlar. Oysa “Nasreddin” metninde Pertev Naili Boratav’ın ünlü çalışmasında ortaya koyduğuyla uyumlu biçimde çok daha müstehcen bir hal alır: “anasını avradını s…m”, “puşt”, “pezevenk” kahpe oğlu” vs… “Bekri Mustafa”da argo olarak nitelenebilecek küfür içerikli malzeme daha çok Müslümanların gayrimüslim unsurlara dönük hakaretlerinden ibarettir: “khinzil domuz”, “hayin gavur”, “ulan çıfıt” vs… Tersi bir duruma, yani gayrimüslimlerin Müslümanlara açıkça hakaret etmesine hiç rastlanmaz.

Her iki metnin en güçlü ortak noktalarından birisi Osmanlı toplumuna ait folklorik imgelerden ikisini, Nasreddin Hoca’yı ve Bekri Mustafa’yı merkezlerine alarak yazılmış olmalarıdır. Her iki oyunda da olay örgüsünden ya da güçlü karakterlerden ziyade bu folklorik öğenin bir “taklidi” söz konusudur. İlk oyunda neredeyse tüm oyun çok iyi bilinen Nasreddin Hoca fıkralarının arka arkaya sıralanmasından oluşmaktadır. Bu fıkralar çok basit bir olay örgüsü etrafında birbirlerine yapıştırılmıştır. Benzer biçimde ikinci oyun da Bekri Mustafa’nın çok bilinen sarhoşluk esprisi üzerine kuruludur. Ortaoyununda çok sık rastlanan farklı milletlerden gelen unsurların kendi aralarında anlaşamaması ya da sözcüklerin ikincil anlamlarında kullanılmasından doğan espriler ön plandadır. Bununla birlikte oyunlarda toplumsal eleştirinin güçlü olduğunu görürüz. Örneğin her iki oyunda da Osmanlı iktidarını simgeleyen unsurlara rastlanır ve bu unsurlar sahip oldukları mevkiinin gücünü keyfi biçimde kullanırlar. “Nasreddin Hoca”da oyunun başında halk içerisinde şöyle bir beklenti olduğunu öğreniriz: Konya’ya yeni atanan Bey, boşalan müderrislik koltuğunu “sarığı en büyük” ve hediyesi en makbul olan adaya verecektir. Rüşvetin Osmanlı toplumunda devlet pozisyonlarını ele geçirmedeki rolünün oyunun temel konularından birisi haline geldiği, hatta asli ekseni oluşturduğu açıktır. Hoca’nın rakibi olan Uzun Osman’ın planı, Hoca’yı mali bir kriz içerisine sürükleyerek bu rüşveti ödemesini imkânsız hale getirmek üzerine kuruludur. Zaten oyunun çok gelişkin olmayan entrikası da tümüyle bu çatışmadan beslenir. Gerçi oyunun sonunda Bey, Nasreddin Hoca’nın “hoş geldin hediyesi” olarak sunduğu incirleri beğenmez ve kafasında paralar ama Hoca’nın nüktedanlığı kendisinde bir sempati yarattığı için yine de görevi ona verir. Diğer bir deyişle halkın beklentisinin tersine Bey için önemli olan, mevki için ödenen payın büyüklüğü değil müderris adayının söz konusu görev için uygunluğudur. Oyunun mutlu sonla bitmesi, yazarın Osmanlı konsolosluğu ile bağlantısı olan bir devlet görevlisi olduğu yolundaki iddiayı güçlendirir. Oyunda iktidar figürünün kendisinden çok, rüşvet uygulaması eleştiriye tabi tutulur ve nihayetinde adaleti sağlayan da iktidar figürü olur. Bu arada adaletin eşraftan olan Uzun Osman için dayak, tüm eylemlerini onun emriyle yapmış olan bahçıvan için idam şeklinde olması dikkate değer bir noktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki yazar için bu türden bir ayrımcılık doğaldır ve Bey’in sağladığı adalete gölge düşürmesi beklenemez.

“Bekri Mustafa” oyununda ise başkentte yaşayan vezirin biraz eğlenmek için sarhoş Mustafa’yı kısa bir süre için vezir kılığına soktuğuna şahit oluruz. Ermeni, Rum ve Yahudilerden oluşan esnaf tayfası tarafından hor görülen ve sarhoşluğu nedeniyle alay konusu olmuş olan Mustafa bu yetkiyi alır almaz herkesi falakaya çeker. Bu espiri Cevdet Kudret’in ortaoyunu senaryolarını derlediği kitabına yazdığı giriş bölümünde varlığından bahsettiği ve Osmanlı şenliklerinin değişmez bir unsuru olan “Donanma Muhtesibi” ya da “Donanma Nazırı” şakalarını hatırlatmaktadır. Bu tür oyunlarda bir oyuncunun yüksek dereceli bir memur kılığına girip esnafa türlü eziyet etmesi söz konusu olmaktaydı. Oyunda tümüyle gayrimüslimlerden oluşan ve bir Musahipzade oyunundan çıkmış hissi veren esnaf tayfasının idealize edilmediğini görürüz; sonuçta onların da ufak tefek hilebazlıkları olduğu izleyiciye sezdirilir. Ancak Mustafa’nın, “Ah elime bir fırsat düşseydi sizin hepinizin hakkından gelirdim” şeklindeki dileği, tesadüfen oradan geçmekte olan vezir tarafından işitilip gerçeğe dönüşünce durum değişir. Mustafa önüne geleni suçlu suçsuz ayırt etmeden falakaya yatırmaya başlar. Vezir Mustafa’nın yeni elde ettiği gücü sınırsız bir şiddet makinesi gibi kullanmasından çok rahatsız olmaz: Gayrimüslim esnaf tayfasının başından sopayı eksik etmemek gerekir. Diğer yandan Mustafa dozu arttırıp esnaf tayfasını ve özellikle de az önce malını yağmalattığı Yahudi’yi “kesmeye” kalkınca gerçek otorite devreye girer: “Döğmesi iyi ama nehak yerine kesmesini beğenmedim.” Böylece şaka amaçlı yapılan oyun sona erer. Mustafa eski yaşamına geri döner. Ama tipik bir kıssada olması beklendiği üzere ektiğini biçecektir. Rum meyhanesinde kafayı çekenlerin Osmanlı-Rus savaşı üzerine yaptığı bir tartışmanın kavgaya dönüşmesi sonrasında olaya hiç karışmamış olan Mustafa’nın Yahudi’nin yalancı şahitliği ile tutuklanması ve hatta “ipe gitme” ihtimalinin ortaya çıkması, Mustafa’nın eline fırsat geçtiğinde estirdiği terör dalgasının bedelini ağır ödemesine yol açacaktır.

Kısaca ortaya koymaya çalıştığımız gibi, aralarındaki net dramatik ayrımlara rağmen her iki oyunda da oldukça özgün ve yerli bir malzemenin kullanıldığı açıktır. Bu yüzden bu malzemenin çok daha ayrıntılı bir biçimde ele alınmaya ihtiyacı vardır. Tümüyle Türkçe olan bu metinlerin doğrudan Türkler için yazılmamış olması ya da yazarlarının Türk olup olmaması tiyatro edebiyatımız için taşıdıkları değeri azaltmayacaktır. Tam aksine modern tiyatronun bu topraklardaki serüvenini çok daha derinlikli kavramak için bu metinlere ve yenilerine ihtiyacımız olduğu aşikar.

                                                                                                         Fırat Güllü
Osmanlılar'da Basın

Osmanlı Devletinde İbrahim Müteferrika tarafından 1727’de ilk Osmanlı resmi matbaasının kurulmasından sonra, belli bir çevre içinde haberleşme, risaleler aracılığıyla olmuştu. Matbaanın kullanılışından yaklaşık bir asır sonra Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa tarafından Kahire’de 1828’ yılında Türkçe ve Arapça olarak Vakayi-i Mısriyye adlı resmi vilayet gazetesi yayınlandı.İkinci Mahmud Han devrinde 11 Kasım 1831 yılında İstanbul’da Takvim-i Vekayi adlı resmi gazete çıkarıldı. Türkçenin yanında; Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice de yayınlanan Takvim-i Vekayi’nin basılması için İstanbul’da Takvimhane matbaası kuruldu. Takvimhane nazırı olarak da Es’ad Efendi tayin edildi. Haftalık olan bu gazetede resmi devlet haberlerinden başka iç ve dış dünya hadiselerine de yer verildi. Ancak Sultan İkinci Mahmud Hanın vefatından sonra sadece resmi devlet haberlerine yer verildi. Yıllık abonesi 120 kuruş olan bu gazete beş bin adet basılıyor, belli başlı devlet adamlarına ve memurlara şehir ve kasaba ileri gelenlerine, yabancı devlet temsilciliklerine dağıtılıyordu. Önemli hadiseler olduğu zaman Varaka-i Mahsusa adıyla özel ilaveleri de yayınlanıyordu. Tanzimattan sonra bir ara yayını durdurulan Takvim-i Vekayi, 1855'ten sonra, Meclis-i Ali-yi Tanzimat Nizamnamesi'ni ve bu müessesenin hazırladığı nizamnameleri yayınlamakla resmi gazete olma hüviyetine daha çok yaklaştı. 1860’tan sonra tamamen devletle ilgili belge ve nizamnameleri yayınlayan Takvim-i Vekayi 1878’de kapandı. Ancak üç yıl sonra 1881’de yeniden yayınlanmaya başladı. 4 Kasım 1922 tarihine kadar 4609 sayısı yayınlandı. Ankara hükumeti tarafından 2.1.1922’de Resmi Ceride 1.2.1928’de Resmi Gazete adını alarak yayınına devam etti.
Takvim-i Vekayi’den başka, yabancı devletler nezdinde Osmanlı menfaatlerini korumak için Sultan Mahmud Han, Alexander Blacque Bey’e Le Moniteur Ottoman adlı Fransızca bir gazete de çıkarttırmıştı. Bu gazetenin, Takvim-i Vekayi’nin Fransızcası olduğu da söylenmektedir.
Sultan Abdülmecid Han tahta geçince, 1840’ta Türkçe yayınlanan Ceride-i Havadis adlı gazeteyi neşrettirdi. Başında, William Churchill adlı bir İngiliz gazetecisi vardı. 1850 yılından sonra bu iki Türkçe gazeteden başka Fransızca, İtalyanca, Rumca, Ermenice ve Farsça olmak üzere on altıya yakın gazete yayınlanmaya başladı. 1864 yılında William Churchill’in ölümünden sonra oğlu, Ceride-i Havadis gazetesini kapatıp Ruzname-i Ceride-i Havadis adlı gazeteyi çıkarmaya başladı.
Türkler tarafından çıkarılan ilk özel gazete, 21 Ekim 1860’ta neşredilen Tercüman-ı Ahval’dir. Sahibi Çapanoğlu Agah Efendi, başyazarı Şinasi olan bu gazete, bir haber gazetesi olmaktan ziyade, hükumet tenkidine kadar bugünkü gazetecilikte görülen pekçok şeyin menşeini teşkil eden hususlara yer verirdi. İlk zamanlar haftada bir, sonra üç, sonra Cuma hariç her gün yayınlandı. Ancak siyasi şartlar ve basında giderek artan rekabet karşısında 11.3.1866’da yayın hayatına son verdi. Tercüman-ı Ahval gazetesinden ayrılan Şinasi, 27 Haziran 1862’den itibaren Tasvir-i Efkar’ı çıkarmaya başladı. Osmanlı ülkesinde Avrupai fikirlerin yayılmasına, dil tartışmasını ortaya atarak devletin bölünüp parçalanmasına yönelik akımların gelişmesi için çalışan, devletin temel politikalarını ve hükumetin icraatını tenkid eden muharrir ve yazarların çalıştığı Tasvir-i Efkar gazetesi, daha çok fikir gazetesi özelliğini taşıyordu.
Bu özelliği sebebiyle gazeteye ilgi artıp, trajı yükseldi. Şinasi ve Namık Kemal Avrupa’ya kaçınca, Recaizade Ekrem tarafından çıkarıldı. Fakat kamuoyundaki etkisini giderek kaybeden Tasvir-i Efkar 830 sayı çıktıktan sonra 1866’da kapandı.
İlk Türk dergisi ise, 1850’de yayınlanmaya başlayan Vekayi-i Tıbbiye’dir. Meslek dergisi özelliğinde olan bu dergiden başka Temmuz 1862’de Münif Paşa tarafından Mecmua-i Fünun yayınlanmaya başladı. Ancak 1864’te kolera salgını yüzünden yayınını durduran Mecmua-i Fünun, 1866’da yeniden yayınlanmaya başladıysa da kısa bir müddet sonra yayına ara verdi. Üçüncü defa 1883 yılında tekrar yayınlanmaya başladı. Fakat yeniden kapandı. Mir’at-ı Mecmua-i İber-i İntibah ve devamı olan İbretnüma ile Ceride-i Askeriyye de ilk çıkan dergilerdendir.
1860’tan sonra Türkçe basınının, devlet ve hükumet ile hükumet ricaline karşı tutum alması, diğer dillerde yayınlanan gazetelerin de Osmanlı Devletinin bütünlüğünü bozmaya yönelik yıkıcı yazılar neşretmeleri üzerine, saltanatı, hükumeti, Osmanlı toplumunu meydana getiren milletleri ve dinlerini saldırılardan koruyabilmek için bazı tedbirler alındı. 1860’ta özellikle yabancı basından şöyle bir taahhütname alınmaya başlandı:
“Osmanlı hükumetini, diğer devletlerle münasebetlerini, memurların çalışmalarını tenkid etmemek; başyazıları önceden Basın Bürosuna bildirip tasdik ettirmek, Basın Bürosunun tasdik etmediği haberleri yayınlamamak, Avrupa gazetelerinde çıkan yazıları düzeltmek gayesiyle Basın Bürosunca verilecek yazıları aynen yayınlamak...” gibi.
Bu doğrultuda yapılan uygulamalar birçok şikayetlere sebeb oldu. Tanzimatın getirdiği eşitlik ve kanunlara dayanan uygulama ilkelerinin çiğnendiğini ileri süren yabancı basın mensupları, kapitülasyonlardan faydalanmak istediler. Yabancı gazeteleri ve gazetecileri cezalandırma veya yasaklama teşebbüsleri karşısında, yabancı devlet elçilerinin basın hürriyetinin sınırlarını belirleyici bir kanun bulunmaması ve kendi konsolosluk mahkemelerinde muhakeme edilmek istemeleri sebebiyle kanuni düzenlemeye gidildi. 1864’te Matbuat Nizamnamesi çıkarıldı.
Bu dönemde İstanbul’da devletin yarı resmi gazetesi olan Fransızca Journal de Costantinople, İngilizce The Levant Herald, Fransızca Courier d’Orient, Rumca Bizantis, Bulgarca Bulgaria, Ermenice Megs, Masis, Avedapar ve Tar gazeteleri çıkıyordu. İzmir, Kahire, Beyrut gibi şehirler başta olmak üzere diğer şehirlerde de azınlıklar ve Müslümanlar tarafından hayli gazete yayınlandı. Ayrıca yine İstanbul’da Mecmua-i Havadis ve Münad-i Erciyas adlı Anadolu gazeteleri de yayınlanıyordu.
1864’te Matbuat Nizamnamesi'nin düzenlenmesinden sonra, Türk basın hayatı yeni bir devre girdi. Bu nizamname, ön sansürü bütünüyle kaldırıp, yabancı basının sorumsuzluklarına da sınırlar getirmişti. Nitekim Nizamname'nin üçüncü maddesi, yabancıların da yerliler gibi muamele göreceklerini hükme bağladığından, kapitülasyonların basın alanına da yayılması önlenmiş oluyordu.
Nizamname ile daha önce kurulmuş olan Babıali Tercüme Odası, Matbuat Müdürlüğü gibi kurumlara yeni vazifeler veriliyordu. Siyasi özellikteki yayınlara ruhsat vermek, yayınların muhtevasını kontrol etmek, gazetelere verilecek resmi ilanları hazırlamak, Avrupa’da Osmanlı Devleti aleyhinde yayın yapan gazete ve kitapların ülkeye girmesine mani olmak, bu kaidelere aykırı davrananlar hakkında para ve hapis cezalarını uygulamak bu vazifeler arasındaydı.
Nizamname, bir ön sansür koymuyordu ama, ağır para ve hapis cezalarıyla, başta padişah olmak üzere, bütün idareyi (bakanlar, meclisler, mahkemeler, devlet kurumları ve memurlar), yabancı devlet başkanları ve temsilcilerini, suçlayıcı ve kötüleyici yayınlardan koruyordu. Nizamname, umumi çizgileriyle 1909 yılına kadar yürürlükte kaldı.
1867 senesinde Ali Süavi de çıkardığı Muhbir Gazetesi'nde hükumeti daha sert bir dille tenkid etmeye başladı ise de, kısa süre sonra kapandı.
Matbuat Nizamnamesi'nin boşluklarından faydalanan basının hükumet erkanını sert bir şekilde tenkid etmesi üzerine 1867’de basını kontrol maksadıyla bir kararname çıkartıldı. Sadrazam Ali Paşa tarafından, aynı zamanda kendi mevkiini kuvvetlendirmek düşüncesi ile hazırlanan bu kararnameye Ali Kararnamesi denildi. Bundan sonra basına karşı sert tedbirler uygulandı. 1867 yılında İngilizce olarak çıkan The Levant Herald gazetesi de, Yunanlıların, Girit ihtilalcilerini destekleyen hareketlerini övdüğü için kapatıldı. İstanbul’daki İngilizce gazetelerden, The Levant Times, bir de Bulgarca nüsha çıkarıp, Bulgar kavmiyetçiliğini destekleyen yazılar yayınlayarak Osmanlı Devletinin parçalanmasına çalıştı. Bu dönemde Arap kavmiyetçiliğini teşvik için Avrupa’da Arapça yayınlanan gazetelere karşı, Babıali’nin maddi desteğiyle İstanbul’da Arapça El-Cevaib gazetesi yayınlandı.
Hükumetin kendilerine verdiği vazifelere gitmeyerek Avrupa’ya kaçan Ali Süavi, Namık Kemal ve Ziya paşalar, gittikleri yerde Prens Mustafa Fazıl Paşa ve Agah Efendi ile buluşarak; Muhbir, Ulum, Hürriyet, İttihad adında çıkardıkları gazetelerde Babıali’nin aleyhinde yazılar yazdılar. Dergilerin mali kaynağını mason locasına kayıtlı olan Mustafa Fazıl Paşa karşılıyordu. Bu sırada İstanbul’da; Eğribozlu Mehmed Arif tarafından Ayine-i Vatan, Şakir Efendi tarafından Muhib, Andon Efendi tarafından Muhibb-i Vatan gazeteleri de yayınlandı. Daha sonra bu gazeteler de çeşitli sebeplerle kapatıldılar.
Mustafa Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz’den affedilmesini isteyerek yurda dönünce, yurtdışına kaçmış olan ve sürgünde bulunan Yeni Osmanlılar, 1870 sonundan başlayarak yurda dönmeye başladılar. Saraydan gördükleri para yardımı ile Basiret adlı gazeteyi neşreden Yeni Osmanlıların ılımlı grubunu teşkil eden Basiretçi Ali ve arkadaşları, Türk ve Müslüman unsurların çıkarlarını savundular. Basiret Gazetesi bu sebeple 1871’de on binlik bir tiraja ulaştı. 1870-1871 Alman-Fransız savaşında Almanya’yı destekleyen yazılar neşreden ve Alman hükumetinden destek gören Basiret, Çırağan Vak’asından sonra Ali Süavi’nin bir makalesini yayınladığı için 20 Mayıs 1878’de kapatıldı. Aynı dönemde Ali Raşit ve Filip Efendi tarafından Terakki Gazetesi çıkarıldı. Haftada altı gün yayınlanan ilk gazete olarak dikkat çeken Terakki Gazetesi, hukumete yönelik aşırı tenkitlerinden dolayı 1870 ve 1874'te iki defa kapatıldı. Ebüzziya Tevfik, Ayetullah Bey, Recaizade Mahmut Ekrem gibi imzaların yeraldığı Terakki, mizahi Letaif-i Asar ve hanımlar için Hanımlara Mahsus adlı haftalık ilaveler neşretti. Hakayık-ül-Vekayi adıyla yayın hayatına devam ettiyse de aynı iddialı tutumunu sürdüremedi. 1870’te bütün yazıları Ahmed Midhat Efendi tarafından yazılan, sonraları Bedir adını alan Devir Gazetesi neşredildi.
1872 Haziranında Ahmed Midhat Efendinin idaresine geçen ve daha önce İskender Efendi tarafından yayınlanan İbret Gazetesi, Yeni Osmanlıların sözcüsü haline geldi. Namık Kemal’in baş yazarlığını yaptığı bu gazete 25.000 gibi o güne kadar görülmemiş bir tiraja ulaştı ve yayın hayatı boyunca 12.000'den aşağı düşmedi. Yazarları çeşitli sebeplerle İstanbul’dan uzaklaştırılan İbret Gazetesi, Namık Kemal’in Magosa’ya gönderilmesiyle 1873 yılında kapandı. Bu müddet içinde Aşir Efendi tarafından çıkarılan ve yazı işlerini Ebüzziya Tevfik’in yürüttüğü Hadika, Ahmed Midhat Efendi tarafından yayınlanan ve okuyuculara faydalı bilgiler veren Dağarcık Dergisi, Ravdat-ül-Mearif ve Ceride-i Tıbbiye-i Askeriyye dergileri ile Diyojen’i çıkaran Teodor Kasap Efendi tarafından çıkarılan Hayal ve Çıngıraklı Tatar gibi mizah dergileri de neşredildi.
1873 yılında Ebüzziya Tevfik’in siyasi yazılarıyla dikkati çeken ve kısa süre içinde kapatılan Sirac adlı gazete, yirmi beşinci sayısında kapatılan ve bir mizah gazetesi olan Latife, haberlere geniş yer ayırmasıyla tanınan ve akşam ilavesi çıkaran Hülasat-ül-Efkar Gazetesi, Ahmed Midhat Efendinin çeşitli fıkra ve hikayelerden başka roman tefrikalarına da yer verdiği Kırkanbar Dergisi, Dolap, Mecmua-i Nevadir-i Asar, Müteferrika, Revnak adlı gazete ve dergiler yayınlamışsa da ömürleri kısa ve tesirleri az olmuştur.
1873 yılında memleketin içine düştüğü siyasi ve ekonomik sıkıntılara ortak ve yardımcı olması beklenen basın ve yayın organları tamamen devletin karşısında yer alınca, memleketin içine düştüğü sıkıntılar gözönüne alınarak basına karşı bazı tedbirler alındı. Bu tedbirler üzerine, Amerikan ve İngiliz misyonerlerinin mali desteği ile geniş bir Arapça yayın merkezi haline gelen Beyrut’taki basın çevreleri, 1874’ten sonra kendilerine daha rahat çalışma imkanı veren Mısır’a gittiler. Midhat Paşanın sadrazamlığı zamanında İstanbul basınına karşı zecri tedbirler uygulandı. Bu tarihte vilayetlerde yayınlanan gazetelerin sayısı yirmiyi buldu. Ayrıca devletçe masrafları karşılanarak kurulan vilayet basımevlerinde yerli ve özel gazete ve kitapların basılmasına da izin verilince; kültür faaliyetlerini destekleme yolunda oldukça müsbet adımlar atıldı. Yine aynı dönemde ülkenin dört bir yanında yayınlanan gazetelerin toplu halde okuyucuların incelemesine sunulduğu kıraathaneler (okuma salonları) açıldı. Ancak o zamana kadar hiçbir vergi ve rüsuma tabi olmayan gazetelere, 1874’te, her gazeteye iki paralık pul yapıştırma mecburiyeti getirildi.
Gazetelerin memleket şartlarını dikkate almamaları, tenkit ve hicivde ileri gitmeleri üzerine Haziran 1875’te siyasi özellikteki kitap ve dergilerin ön sansürden sonra yayınlanmasına karar verildi. Aynı yılın Eylül ayında, 1864 Nizamnamesi’ne “İlave baskıların sadece resmi ilanlar için kullanılabileceği” maddesi eklendi.
1874’te Münif Paşa tarafından çıkartılan, sanat ve ilim yazılarına yer veren haftada birkaç defa yayınlanan Mecmua-i Maarif, Agop Baronyan tarafından yayınlanan ilk tiyatro gazetesi olan Tiyatro, Basiretçi Ali Efendi tarafından çıkarılan mizah dergisi Kahkaha, Mehmed Arif Bey tarafından çıkarılan Medeniyet Dergisiyle, Şafak, Afitab-ı Maarif ve Misbah-ı Felah dergileri de yayınlandı. 1875 yılında, Tevfik Bey tarafından çıkarılan ve bir mizah dergisi olan Geveze, yine bir başka mizah dergisi Meddah, Mehmed Efendinin günlük çıkardığı dini bilgiler neşrederek ilgi gören Sadakat Gazetesi, Teodor Kasap tarafından yayınlanan günlük İstikbal Gazetesi, Filip Efendinin yayınladığı Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de çeşitli şahıslar tarafından devam ettirilen Vakit Gazetesi, Şemseddin Sami’nin başyazarlığını yaptığı, Rum asıllı Papadapulas tarafından yayınlanan, daha sonra Mihran Efendi tarafından devralınan Sabah Gazetesi, Mehmed Tevfik Bey tarafından çıkarılan haftalık mizah dergisi Çaylak ile; bunların dışında Müsavat, Ümran, Selamet, Mirat-ı İber, Muharrir, Mecmua-i Maarif gibi kısa ömürlü gazete ve dergiler yayınlandı.
1877’de Midhat Paşanın sadrazamlığı zamanında bir matbuat kanunu hazırlandı. Bu tasarı mecliste kanunlaşmadan önce meclis dağıldı. İki bölümden meydana gelen bu kanunun birinci bölümü matbaalara, ikinci bölümü ise basına ait hükümleri ihtiva ediyordu. Aynı yıl içinde basın suçlarını yargılayan Meclis-i Ahkam-ı Adliye kuruldu. Harb hali sebebiyle gazetelerin hükumeti tenkide yönelik yayınlar yapmaları yasaklandı. Bu suretle Osmanlı basını yeni bir döneme girdi.
1876-1878 senelerinde pekçok gazete ve dergi çıkarıldı. Bunların belli başlıları; başyazarlığını Ahmed Midhat Efendinin yaptığı Çaylak, Tevfik Mehmet Bey tarafından çıkartılan Osmanlı Gazetesi, Şemseddin Sami’nin başyazarlığını yaptığı ve Mihran Efendinin yayınladığı kısa süreli Tercüman-ı Şark Gazetesi, Türk basınının en dikkate değer gazetelerinden olan, Ahmed Midhat Efendinin çıkardığı Tercüman-ı Hakikat Gazetesi, mizah gazetesi Karagöz, çocuk gazetesi Bahçe’dir.
1878’de memleketin içinde bulunduğu harb hali sebebiyle, Osmanlı birliğini ve ülkesinin bütünlüğünü bozmaya yönelik yayınlara karşı bazı tedbirlere ihtiyaç duyuldu. Maarif Nezareti, Matbuat Müdürlüğü ve Zabtiye Nezaretinin katkısıyla gazeteler üzerinde sansür uygulamasına gidildi. Hariciye Nezaretinde de dış basınla ilgili Matbuat-ı Hariciye Müdürlüğü kuruldu.
1878’de çıkmaya başlayan Tercüman-ı Hakikat Gazetesi, Ahmed Mithad Efendinin başarılı kalemi ile ve hükumeti tenkid etmeyen büyüklere şantaj, sansasyon özelliğinde olmayan ciddi haberciliğiyle bu devrin en uzun ömürlü ve itibarlı gazetesi oldu. Daha sonraki senelerde Ahmed Midhat Efendinin damadı Muallim Naci’nin idare ettiği bir edebi ilave verdi. Bu son derece ciddi ve terbiyevi bir edebiyat mecmuasıydı. Çocuklar için haftalık ilaveler verdi. Bu gazetede telif romanlar tefrika edildiği gibi, batı klasikleri de veriliyordu. Midhat Efendi bu arada 150’den fazla roman ve ilmi kitap yayınladı. Kitaplar, çekici ve akılcı bir üsluba sahib olduğundan, okutucu ve öğreticiydi. On dört ciltlik Avrupa Tarihi, üç ciltlik Dünya Tarihi serileri, o devirde halk tarafından merakla okundu.
1879’da Ebüzziya Tevfik Bey tarafından Mecmua-i Ebüzziya Dergisi çıkarıldı. Ebüzziya Tevfik, pekçok kitaplar, yıllıklar yanında bazı klasik eserler yayınladı. Kütüphane-i Ebüzziya adlı bir kolleksiyon meydana getirdi. 1879’da Mehmed Ali tarafından iktisadi ve zirai konulara yer veren 15 günlük Vasıta-i Servet ve 1880’de Vakayi-i Tıbbiye adlı meslek dergileri de yayınlandı. 1881’de Encümen-i Teftiş ve Muayene, Maarif Nezareti’nde de Tetkik-i Müellefat Komisyonu kuruldu. 1888’de matbaaların bastığı bütün yayınlara önceden izin aldıktan sonra basma şartı getirildi.
1891’den önce Tercüman-ı Hakikat’ten başka; on iki bin tirajlı Sabah, Saadet ve Tarik gazeteleri de çıkarıldı. Jön Türkler hareketinin belli başlı simalarından olan Murad Bey, 1885 yılında haftalık Mizan Dergisini çıkarmaya başladı. Bir ara Avrupa’ya kaçan Mizancı Murad, yayınına Paris’te devam etti. İkinci Meşrutiyetin ilanı üzerine İstanbul’da tekrar yayınlanmaya başladıysa da uzun ömürlü olmadı; 1909’da tekrar kapandı.
Kadrosunda Namık Kemal, Abdülhak Hamid Tarhan’ın da bulunduğu Gayret Gazetesi, 1886 yılında yayınlanmaya başladı. Abdülhalim Memduh, Tepedelenlizade Kamil, Cenab Şehabeddin gibi kimselerin yazı yazdığı Muhit Gazetesi 1888’de çıktı. İlkokul çocuklarına temel bilgiler vermek gayesiyle eğitim ve öğretime yönelik olan Mekteb Dergisi 1891'de kitapçı Karabet tarafından çıkarıldı. Bir müdet böyle yayınlandıktan sonra 1894 yılında edebiyat dergisi haline geldi, Edebiyat-ı Cedidecilerin toplandığı bu dergi, okuyucuların ilgisini çekmek için çeşitli edebi anketler düzenledi. Edebiyat tarihi açısından önemli bir yer işgal eden Servet-i Fünun Dergisi, Ahmed İhsan (Tokgöz) Bey tarafından 27 Mart 1891’de çıkarılmaya başlandı. Aynı dönemde yayınlanan Malumat adlı edebi dergiyle edebi tartışmalara giren Servet-i Fünun Dergisinde, Edebiyat-ı Cedideciler olarak adlandırılacak şair ve yazarlar bir araya geldi. Ocak 1895’te mecmuanın idaresini Tevfik Fikret aldı ve altı yıllık bir yayından sonra 1901’de ayrılmasına rağmen yayınına devam etti.
Servet-i Fünunla tartışmalara giren ve önce Artin Efendi tarafından yayınlanan Malumat Dergisi, 1894’te kapatıldı. 1895’te Baba Tahir tarafından tekrar yayınlanan Malumat Dergisinde eski edebiyatı savunan edebiyatçılar toplandılar. 5 Temmuz 1894’te Ahmed Cevdet (Oran) tarafından yayınlanan ve Türk basınının uzun ömürlü ve tesirli gazetesi olan İkdam, Latin harflerinin kabulüne kadar devam etmiştir. İkdam’ı yayınlayan Ahmed Cevdet’e bu yüzden "İkdamcı" takma adı verilmiştir. 1895’te ilk kadın gazetesi Kadınlara Mahsus Gazete çıkarıldı. 1899’da Mehmed Rıza tarafından yayınlanmaya başlayan Resimli Gazete, 1916 yılına kadar yayınını sürdürdü. Daha çok tercümeye yer veren ve resimli bir gazete olan Musavver Terakki 1900’de yayınlanmaya başladı.
Yurt dışındaki basın: Padişaha ve Babıali hükumetlerine karşı olan, çeşitli vesilelerle Avrupa’ya kaçan devlet aleyhinde bulunan ve kendilerine; Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihatçılar adını veren kimseler, Avrupa’da çeşitli cemiyetler kurdular. Bu cemiyetlerin ilki Şinasi, Namık Kemal, Nuri, Refik ve Ayetullah Bey tarafından kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyetidir. Bu cemiyetin reisi Mir’at Gazetesi sahibi Refik Bey idi. Daha sonra kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Yeni Osmanlıların yurt dışındaki basın faaliyetlerinin çok üstünde faaliyet gösterdi. İngiltere, Fransa, Avusturya, İsviçre, Belçika, Bulgaristan, Romanya, İtalya, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır, Amerika ve Brezilya’da, Abdülhamid Han ve Babıali hükumetleri aleyhinde yayın yaptılar. Dış kaynaklardan ve Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşadan destek gören bu kimseler, çeşitli gazeteler çıkardılar.
Yurt dışında çıkan bu muhalif basının ekseriyeti Türkçe olmakla birlikte; Fransızca, Arapça, Almanca, İngilizce ve hatta İbranice olarak yayın yapıyordu. Bu gazetelerin en eskisi, Ali Süavi’nin Avrupa’ya kaçmasından sonra Londra’da yayınlamaya başladığı Muhbir’dir. Fransızca ve İngilizce ekler de veren Muhbir, Mustafa Fazıl Paşanın maddi desteğiyle 1867-1868 yıllarında 50 sayı kadar yayınlandı. Muhbir’den sonra Yeni Osmanlıların yayın organı olan Hürriyet, Ziya Paşa ve Namık Kemal tarafından 1868-1869 yıllarında Londra’da seksen dokuz sayı çıkarıldı. Ali Süavi’nin, Sadrazam Ali Paşa hakkındaki bir yazısı üzerine, İngiltere adliyesi tarafından takibata uğrayınca, 1870 yılında Cenevre’de Ziya Paşa tarafından on bir sayı olarak çıkarıldı. Altmış üçüncü sayıdan itibaren Namık Kemal gazeteden ayrıldı ve 1869’da yurda döndü. Ziya Paşa ise 1871’de döndü. Ali Süavi, Mustafa Fazıl Paşanın verdiği para ile Paris’te Ulum adlı bir gazete çıkarmaya başladı. 1870’de Cenevre’de Hüseyin Vasfi Paşa ve Mehmed Bey tarafından yayınlanan İnkılab (Paris 1878), Hayal (Londra 1879), İstikbal (Cenevre 1880), Gencine-i Hayal (Paris 1881), Yeni Osmanlılar döneminin yurt dışında yayınladığı basın organlarıdır. 1895 yılında Ahmed Rıza tarafından yayınlanan Meşveret, 1897’de Fransızca nüsha da yayınlamaya başladı. Hükumetin takibi neticesinde Paris’ten ayrılmak zorunda kalan Ahmed Rıza, Meşveret’i, İsviçre ve Belçika'da yayınlamaya devam etti. Jön Türk hareketinin ileri gelenlerinden olan Mizancı Murad, 1877’de Mizan Gazetesini Kahire’de yayınlamaya başladı. Bu gazetede, Hıristiyan Arap kavmiyetçilerinden Halil Ganem, Fransa’da Türkiye aleyhtarı yazılarıyla tanınan Albert Koda gibi şahıslar yazı yazdı.
Daha sonra Cenevre’de yayınlanan Mizan bir ara Fransızca olarak da çıkarıldı. 1897’de İttihad ve Terakki mensuplarından olan İshak Sükuti ve Abdullah Cevdet tarafından Türkçe ve Fransızca olarak Osmanlı Gazetesi çıkartıldı. 1900 yılından sonra Londra’da ve Kahire’de yayınlanan Osmanlı Gazetesi, Abdullah Cevdet’in Viyana sefaretine doktor, İshak Sükuti’nin ise Roma sefaretine sefir olarak tayin edilmeleri üzerine, bir müddet kapandı. 1902’den sonra yeniden yayınlanmaya başladı. Jön Türklerin ikiye ayrılmalarından sonra, Paris’te toplanan Ahrar Grubuna karşı ortaya çıkan Ekseriyet Fırkasının yayın organı oldu. Bu dönemde yazı işleri müdürü Hüseyin Siret, idare müdürü ise İsmail Hakkı Paşa idi. 1896’da Tunalı Hilmi tarafından Cenevre’de çıkarılan Ezan, 1897’de Kahire’de yayınlanan Kanun-i Esasi ve el-Katib, 1899’da Cenevre’de yayınlanan İntikam, 1899’da Londra’da yayınlanan Hilafet, 1900’de Kahire’de Leon Efendi tarafından çıkarılan Sada-yı Millet, 1901’de Brüksel’de Avlonya mebusu İsmail Kemal tarafından yayınlanan Selamet Gazeteleri de Padişahın ve hükumetin yardımları ile hayatlarını idame ettirdikleri halde, Abdülhamid Hana ve Babıali hükumetlerine karşı çıkan dış basındandır. 1904’te Abdullah Cevdet tarafından Cenevre’de çıkarılan İctihad Gazetesi bir ara Mısır’da ve daha sonra İstanbul’da yayınlandı. Prens Sebahaddin ve Ahmed Fazıl tarafından 1906’da Kahire’de çıkarılan Terakki Gazetesi, adem-i merkeziyetçilerin yayın organı oldu. Yine bu fikri savunan Şura-yı Osmani, Yeni fikir ve Hilafet gibi gazete ve dergiler de vardı.
Sultan İkinci Abdülhamid Han, çoğu gayri müslim azınlıkların ve yabancıların elinde olan ve devlet adına tahsile gidip Avrupalıların kontrolüne girerek, yaşadığı toplumun değerlerine yabancılaşan sözde aydınların elindeki basın ve yayın organlarına karşı zamanın siyasi şartları sebebiyle bazı tedbirler aldı. Müslim, gayri müslim ve Türk olmayan çeşitli unsurlardan meydana gelen Osmanlı Devletinin dünya konjonktürü içindeki o günkü yeri bunu icab ettiriyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han, basını tam serbest bırakıp bazı tedbirler uygulamasaydı, 1908 sonrasında olan hadiseler otuz yıl öncesinden patlak verirdi. Osmanlı toplumunu sömürmek için bütün yolları deneyen ve bu kirli maksadlarını gerçekleştirebilmek için türlü hilelere başvuran Hıristiyan Avrupa devletlerinin saldırılarına, çok daha hazırlıksız yakalanılırdı. Sultan İkinci Abdülhamid Hanın, aldığı bu tedbirler, Osmanlı toplumu içindeki Müslümanlara ve Türklere otuz yıllık bir hazırlanma ve dinlenme dönemi sağlamıştır.
Abdülhamid Hanın basın politikası; devletin parçalanmasını, milletin düşman kamplara ayrılmasını önlemek gayesine yönelik şuurlu bir adımdır. Ayrıca Osmanlı Devletini yıkmak için asırlardır uğraşan Hıristiyan Avrupa devletlerinin tehditleri ve oyunlarıyla, Osmanlı ülkesinin sosyo-ekonomik yapısından kaynaklanan nazik durum ve 1876-1878 yıllarında meydana gelen, Abdülaziz Hanın hal’i ve şehid edilmesi, Beşinci Murad’a karşı yapılan hareketler, Ali Süavi baskını ve Rusların Yeşilköy’e kadar gelmeleri de bu basın politikasını etkilemiştir.
Abdülhamid Hanın uyguladığı bu basın politikasına karşı çıkan ve İkinci Meşrutiyetin verdiği serbestlikten istifade ederek bir baskınla iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası ve daha sonraki iktidarlar, bu tedbirlerin çok daha şiddetlisini uygulamışlardır. Bunun yanında Abdülhamid Hanın, matbuata verdiği önem pek fazladır. Şahsına karşı olsa bile zamanındaki dergi ve gazetelerin mükemmel ve en güzel şekilde çıkmasını sağlamak için Servet-i Fünun gibi bazı gazete ve dergilere yardımda bulunduğu, hatta onlar için Avrupa’dan usta elemanlar getirttiği de bir başka hususiyettir.
İttihat ve Terakki devri: Meşrutiyetin ikinci defa ilanı üzerine, yurt dışına kaçmış olanlar yurda döndüler ve yurt dışında yayınladıkları gazeteleri, İstanbul’da çıkarmaya başladılar. İkinci Abdülhamid Hanın İkinci Meşrutiyeti ilan ettiği 24 Temmuz 1908 günü toplanan gazeteciler, gazete müsveddelerini sansüre vermeme kararı aldılar. 25 Temmuz 1908 günü gazeteleri ön kontrolden geçirtmeden piyasaya sürdüler. Bu gazeteler; Sultan ikinci Abdülhamid Han döneminde yayınlanan İkdam, Sabah, Tercüman ve Saadet gazeteleriydi ve her biri alelacele meşrutiyet ve hürriyet savunuculuğuna girip, kadrolarını yenilediler. 24 Temmuz günü, daha sonra Gazeteciler Bayramı olarak kabul edildi. Kanun-i Esasi'deki; “Matbuat, kanun dairesinde serbesttir.” hükmü; “Hiçbir şekilde kablettab’ı (baskıdan önce) teftiş ve muayeneye tabi tutulamaz.” şeklinde değiştirildi. Sansürün kaldırıldığı bu şekilde ilan edilirken, 1877 (Ramazan-ı mübarek 1294) tarihli İdare-i Örfiyye ve Askeri Mehakim Kanunu kasten yerinde bırakıldı. 1919 tarihine kadar bu kanuna dayanarak sansürü aratacak uygulamalarda bulunuldu. Bir çok dergi ve gazete defalarca kapatıldı. Mesela 1910 yılında Baha Tevfik’in çıkardığı, Eşek adlı mizahi dergi, kırk bini bulan ilk sayısından sonra kapatıldı. Ancak Baha Tevfik birkaç defa Divan-ı Harb-ı Örfi karşısına çıkmak bahasına yılmadı ve dergilerinin biri kapanınca diğerini çıkardı. Eşek’i; Yuha, El-Malum, Kibar, Alafranga Eşek takib etti. Bu devirde en fazla gazetesi kapatılan ve mahkemeye çıkan Lütfi Fikri Bey oldu. 1911 ila 1913 tarihleri arasında çıkarmış olduğu Tanzimat Gazetesi tam on altı defa kapanıp yeniden yayına başlamıştır.
Bu dönemin en bariz özelliği, pekçok gazete ve derginin hep birlikte Abdülhamid Hanın memleketin içinde bulunduğu nazik durumlar sebebiyle tatbik ettiği Meşrutiyet öncesi icraatı tenkid etmekti. Sadece İstanbul’da 1908-1909 senelerinde 353 gazete ve dergi yayınlandı. Bu sayıya ülkenin dört bir yanında yayınlanan Türkçe gazetelerle yabancı dilde yayınlananlar da eklenince, birdenbire binlerce yayın ortaya çıktığı görülür. Bunlar arasında Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen her fikrin savunucusu ve sözcüsü olan yayın organları ortaya çıktı. Böylece memlekette bir fikir anarşisi doğdu.
Eski gazeteler kendilerini yenilemeye çalışırken, Abdullah Zühdü ile Mahmud Sadık Yeni Gazete’yi; Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Hüseyin Kazım (Kadri) Tanin’i kurdular. İktidara muhalif yayınlar yapan Tanin Gazetesi birkaç defa kapatıldıysa da; Cenin, Renin, Senin ve Hak gibi değişik isimler altında yeniden çıktı. Yeni Tasvir-i Efkar Gazetesi de, İttihatcıları destekler mahiyette yayınlar yaptı. Kısa ömürlü Hukuk-i Umumiyye ile Selanik ve Manastır'da yayınlanan Şura-yı Ümmet, Rumeli ve Silah gibi gazeteler de İttihat ve Terakki fikirlerinin savunuculuğunu yaptı. Bunların yanında İttihat ve Terakkinin fikir ve icraatlarına karşı çıkan partilerin yayın organı şeklinde gazeteler de ortaya çıktı. Ahrar Partisinin Osmanlı, Mevlanazade Rıfat’ın Hukuk-ı Umumiyye, Serbesti gazeteleri, Mizancı Murad’ın Mizan’ı, Ali Kemal’in başına geçtiği İkdam, 31 Mart Vak’asını kışkırtan Derviş Vahdeti’in Volkan’ı, Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye’nin Beyan-ül-Hak adlı gazeteleri bu kısımda sayılabilir. Bu arada çıkan sayısız mizah dergisi de, kamuoyuna tesir etmeye çalıştı.
Ayrıca bu dönemde, her türlü düşünce, doğudan ve batıdan kaynaklanan her türlü akım yazıya dökülüp kamuoyuna sunuldu. Her milletin, her azınlığın, hem kendi dilinde, hem de Türkçe olarak yayınlanan gazeteleri ortaya çıktı. Komünizmi ve sosyalizmi öven, İştirak, Sosyalist, İnsaniyet, Medeniyet, İdrak gibi yayın organları bu dönemde yayın hayatına girdi.
İkinci Meşrutiyetin ilanının ilk aylarında serbestlik içinde bulunan, dilediklerini yazan, milleti padişah ve devlet adamları aleyhinde isyana teşvik eden gazete ve dergiler üzerinde, 31 Mart Vak’asından sonra iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki komitesince, kontrol sıklaştırıldı. 5 Nisan 1909’da İttihatçılara karşı olan Serbesti Gazetesi yazarı Hasan Fehmi öldürüldü. Meclise 28 Nisan 1909’da bir Matbuat Kanunu getirildi. Meşrutiyetin yıldönümünde kanunlaşan ve Fransız Basın Kanunu esas alınarak hazırlanan bu kanuna göre, gazete çıkarmakta beyanname esası getiriliyordu. Bu kanunda devletin temelini sarsmaya yönelik, padişahı, dinleri ve Osmanlı milletini koruyucu, suçu ve ayaklanmayı kışkırtıcı yazıları frenleyen maddeler de vardı.
31 Mart Vak’asında Tanin başyazarı Hüseyin Cahit zannedilerek bir milletvekili öldürüldü. 31 Mart Vak’ası bastırılınca kışkırtıcılardan olan Derviş Vahdeti idam edildi ve İttihatçılara muhalif olan gazetesi Volkan kapatıldı. İttihatçılara muhalif olan Sadayı Millet Gazetesi yazarı Ahmed Samim, 9 Haziran 1910’da; Şehrah Gazetesi yazarı Zeki ise 10 Temmuz 1911’de öldürüldüler.
Bu dönemde yayınlanan gazetelerden biri de 1903’te çıkmaya başlayan Sırat-ı Müstakim’in devamı olan; camilere sandalye konulmasını, müzikli ibadet edilmesini, İslam dininde reform yapılmasını isteyen Şemseddin Günaltay, İzmirli İsmail Hakkı, Sa’id Halim Paşa gibi dinde reformcuların ve Mehmed Akif, Ahmed Hamdi (Aksekili) gibi yazarların yazdığı Sebil-ür-Reşad Dergisidir. Bu dergi yayımını aralıklarla Cumhuriyetten sonra da sürdürdü. Bu dönemde yayınlanan dini yazıların neşredildiği, Ceride-i Sufiye, Sıyt-i Hilafet, İlmiye, Mikyas-ı Şeriat, Hikmet, Beyan-ül-Hak ve İslam Mecmuası gibi yayın organları da sayılabilir. İttihat ve Terakkinin Selanik’te yayınlattığı Bağçe, İstanbul’da yayınlanan İttihat ve Terakki taraftarı Yeni Tasvir-i Efkar, Milliyet, Hak Yolu, Hürriyet, İttihad, İttifak gazeteleriyle mizah gazetesi Karagöz, 1909’da çıkmaya başlayan Alemdar, Tazminat, Teşkilat, Maşrik, Te’sis, Te’minat, Tanzimat gibi adlarla çıkan muhtelif gazeteler sayılabilir.
İttihat ve Terakki Fırkasının 1913 yılında gerçekleştirdiği Babıali baskınıyla iktidarı tekrar ele geçirmesinden sonra başlayan Birinci Dünya Harbi ile birlikte, harb hali sebebiyle basın üzerine mecburi kontrol getirildi. Sıkı yönetim ve kağıt sıkıntısının etkisiyle pekçok gazete kapandı ve kapatıldı. Sadece iktidarda bulunan İttihat ve Terakki yanlısı Tanin, Sabah ve Tasvir-i Efkar gazeteleri ayakta kalabildi. Bu devirde gazetelerde hususiyetle Türkçülük teması işlendi. Savaş boyunca iktidarın açıklamaları dışında bir şey yazmak yasaklandı. Sadece “Nihai zafere kadar harb!” sloganı işlendi. Uygulanan yanlış iç ve dış politikalar sebebiyle ortaya çıkan kötü neticelerin yazılması yasaklandı. Savaşın beklenenden uzun sürmesi üzerine 1917’den sonra umumi barış temasının işlenmesine başlandı. 1917’de Asım ve Hakkı Tarık Us tarafından Vakit, ertesi yıl yayınlanmaya başlayan Akşam gazeteleri uzun ömürlü oldular. 1918 yılında Celal Nuri İleri tarafından Ati (daha sonraları İleri), Yunus Nadi tarafından yayınlanan Yeni Gün gazeteleri özellikle milli mücadele sırasındaki yayınlarıyla önem taşırlar. 1917’de Afyon’da yayınlanmaya başlayan Öğüt, önce Konya’ya 1919’dan sonra Ankara’ya taşınarak yayınını sürdürdü. Bu dönemde yayınlanmaya başlayan Türk yurdu, Milli Tetebbular Mecmuası, Osmanlı Tarih ve Edebiyatı Mecmuası, İctimaiyyat Mecmuası, Yeni Mecmua, ilmi, fikri ve edebi ağırlıklarıyla dikkati çektiler. Mizah gazeteleri arasında ise; Kalem, Davul, Püsküllü Bela, Curcuna, Coşkun Kalender, Hokkabaz, Dalkavuk, Zevzek, Hoca Nasreddin, Geveze, Meddah, Hacıvat, Hayal-i Cedid, Şaka, Eşek vb. sayılabilir.
İttihatcı hükumetin düşmesi ve Mondros Mütarekesinin imzalanması üzerine, Anadolu’da bulunan muhalif gazeteciler İstanbul’a döndüler. Yeni bir basın patlaması ve İttihatçılıktan arınma akımı başladı. 13 Kasım 1918’de galip devlet donanmalarının İstanbul’a girmesiyle mütareke dönemine girildi. Osmanlının mirası ve Türk milletinin geleceği, 1918-1922 yılları arasında mütareke basınıyla, milli mücadele basını arasında uzun uzun tartışıldı. Merkezi Ankara’da olan Kuva-yı Milliye hareketini Akşam, Vakit, İleri, Yeni Gün, Tercüman, Dergah, Tasvir-i Efkar, Albayrak, İkdam gazeteleriyle Anadolu’nun ve Trakya’nın değişik yerlerinde yayınlanan çeşitli gazete ve dergiler desteklediler. Ankara hükumetine cephe alanlar ise, Peyam-i Sabah, İstanbul, Aydede, Alemdar, Güleryüz, Ümit, Aydınlık, Zincirbent, Cumhuriyet, İrşad, Tan, Yeni Dünya, Şarkın Sesi, Ferda, Zafer, Hatif gibi gazete ve dergilerdi.
Osmanlı Devleti zamanında, faydalı yayınlar yaparak devlet ve millet menfaatlerini savunarak güzel hizmetler vermesi gereken basın, çoğu yabancıların ve azınlıkların elinde bulunması sebebiyle az bir kısmı hariç, devletin ve devlet adamlarının karşısında ve Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen düşmanlar yanında yer aldılar. Faydalı yayınlarla milleti aydınlatacakları yerde, yangına körükle gidercesine hadiseler üzerine gidip devlet ile milletin arasını açtılar. Bazı zamanlar basın ve yayın hayatıyla ilgili serbestlikten ve imtiyazlardan faydalanarak azınlıkların ve halkın haklarını savunmak bahanesiyle altı yüz yıl adaletle hüküm sürmüş olan Osmanlı Devletinin yıkılışını hızlandırdılar. Böylece millet nazarındaki itimat ve prestijlerini kaybettiler.
Özel gazete ve mecmualar yanında bizzat devletin çıkardığı yayınlar da bir hayli yekün tutuyordu. İkinci Mahmud Han tarafından çıkarılmaya başlanan Takvim-i Vekayi’den başka çeşitli devlet kuruluşları tarafından bir senelik hadiseleri içinde toplayan salnameler (yıllıklar) tertib ve neşredildi. Osmanlılarda ilk resmi salname 1847 senesinde neşrolundu. Bu salnameyi düzenlemekle Hayrullah Efendi vazifelendirildi ise de Ahmed Vefik Paşaya yaptırdı. Sonraları Cevdet Paşa, daha sonraları da Meclis-i Mearif Başkatibi Behçet, Meclis azasından Rüşdi beyler tarafından yapılan salname, bilahare Mearif Nezareti Mektubi Kalemi Hey’etine, 1888’den sonra da Me’murin-i Mülkiye Komisyonuna bağlı Sicill-i Ahval idaresi tarafından tanzim edildi. Resmi salname, saltanatın sonuna kadar bu idare tarafından tertib edildi.
İlk zamanlar yüz küçük sayfayı geçmeyen salnameler, sonraları iki-üç yüz, en nihayet yedi-sekiz yüz sayfayı bulmuştur. Bunlarda, devletin resmi teşkilatından başka; memurların isimleri, tayin tarihleri, rütbeleri, nişanları gösterilir, birer vesika mahiyetini taşırlardı. Umumi salnamelerden başka, yine resmi mahiyette olmak üzere nezaretler (bakanlıklar), vilayetler (valilikler) de salname çıkartırlardı. Bunlardan 1915-1916 senesinde neşr edilen İlmiye Salnamesi geniş bilgileri ihtiva etmektedir. Nezaretlerin bir kısmı sadece bir tane salname düzenlemekle yetinmeyip, birden fazla salname neşretmişlerdir. İlk sene 1257 sayfalık bir salname çıkaran Maarif Nezareti, 1900-1901’de üçüncü defa olarak bastırdığı salnamedeki sayfa sayısını 1678’e çıkarmış ve memleketin bir de haritasını koymuştur. 1907-1908’de son olarak çıkartılan Altıncı Maarif Salnamesi 742 sayfa idi.
Vilayetlerce ilk salname, 1866-67 senesinde tertib edildi. Vilayetlerin bazılarında yalnız bir tek salname neşredildiği halde, bazılarında yirmiye yakın salname çıkarılmıştır. En çok salname çıkaran vilayetler ise, Hüdavendigar (Bursa) ve Selanik’tir.

Salnamelerden başka kanun ve nizamnameleri ihtiva eden Düstur adı verilen kitap ve mecmualar da çıkarıldı. Osmanlılarda ilk kanun mecmuası Cevdet Paşa tarafından hazırlanarak 1863 senesinde o zamanın devlet matbaası olan Matbaa-i Amirede bastırılıp, resmi dairelere dağıtılmış ve satışa çıkarılmıştır.

Dünyada İlk Çıkan Gazete

Haber verme arzusunun, insanlık tarihinde ilk çağdan itibaren başladığını görmekteyiz. Son asırlarda arkeolojik araştırmalar neticesinde gazeteye ait belgelerin de bulunduğunu görüyoruz.Dünya’da çıkan ilk gazeteye ait bir belge Mısır'da bulunmuştur.Bundan 3400 yıl önce Nil boylarında bulunan bir tablet, dünyanın ilk gazetesi adını almıştır. Bu gazete kağıt üzerine yazılmış değildir. Bu, bir pişmiş tuğladır. Bunlara Tablet adı verilmektedir. Mısırlılar bu tabletlere günün önemli olaylarını yazmışlar. Bunlar elden ele dolaşmış taş levhalardır.Bu ilk gazete o devirde kutlu sayılan «Sharabe» yani (Gelin Göbeği) şeklinde yapılmıştır. Bu ilk tuğla gazeteden kırk sayı bulunmuştur. Bunlar da birçok haber yazılıdır. Bir tanesinde «Mısır kraliçesi Tija için yapılmış olan "ZARUKA büyük havuzun inşaatı bitmiştir.", "Kral arslan avında büyük başarılar kazandı" gibi Mısır Firavunlarından üçüncü Amanofis zamanında da büyük boyda gazete tuğlalar yapılmış, elden ele dolaştırılarak haber verilmiştir.Tuğla gazetelerden başka bir de Papirüsler üzerine yazılı bir gazete de bulunmuştur. Bunun üzerinde de haberler yazılıdır. Bu papirüs gazetelerinin verdiği haber şudur ; Mısır Firavunlarından ikinci Ramses'in yaptıkları tenkid edilerek Firavun eleştirilmektedir. Mısırdan başka, ilk gazetenin Mezopotamya’da devlet kurmuş olan Sümer Türklerinde de mevcut olduğuna ait belgeler bulunmuştu. Arkeologlar Sumerlere ait bir höyüğü açtılar. Yirmi dokuz metre yüksekliğinde olan bir tepeye, halk «Emir Kızı» adını vermektedir. Bu höyüğün içinde bir çok tabletler bulunmuştur. Buradaki bir mabet'in milattan önce 2800 yılında yapıldığı tespit edilmiştir. Bu mabet’in yanında insanlığı hayrete düşüren ilk matbaa bulundu. Sümer Türkleri, ülkelerinde oluşan  önemli olayları halka haber vermek, aynı zamanda devletin emirlerini bildirmek için basit bir matbaa icat etmişlerdi : Burada çamurlar üzerine Çivi yazısı ile gazete çıkarılıyordu. Bunlar mühür şeklinde olup kelimeler kabartılmıştır. Yani kalıp yapıldıktan sonra bunun üzerine kağıt makamına geçen çamur tatbik ediliyor, böylece yüzlerce sayı yapılıyor, ülkenin her tarafına gönderiliyordu. Hatta komşu devletlere de gönderilmiştir. Bunlar fırınlanmış tablet gazetelerdi. Bunlar, Mısırla beraber dünyanın "İlk gazetesi" dir. Çinlilerin de pek eski devirlerde gazete çıkardıkları söylenmektedir. Eski Yunanlılarda gazete çıkmamıştır. Fakat günlük olayları Agoralarda münadiler halka bildirirler, bu olayları münakaşa ederlerdi. Yunanlıların tarihi olayları yazdıkları «Avi» ler günü gününe tuttukları "Efemerit" ler gazeteye benzer vesikalardır.Romalılar ise "yıllıklar" hazırlamakta idiler. İlk defa rahipler her yıl olan bitenleri beyaz bir levha üzerine yazarlar, evlerinin duvarına asarlardı. Bunlar ilk haber kaynakları olmuştur. Daha sonra Roma şehrinin dışına da olayları haber vermek üzere "Açta Senatus" adıyla siyasi haberler her tarafa yayılmıştır. ilk defa "Gazete" kelimesi 1536 tarihinde basılan, bir madeni paranın adıdır. Bu sikke Venedik'de basılmıştır. Basılıp satılan gazete, bu sikkenin değerinde olduğu için gazete adı verildi. Kelimenin aslı "gazetate" dır. Fakat, bugünkü manada gazete adı, kağıt ve matbaanın icadı ile başlamıştır. Bunlar gazetenin ilk habercileridir.

VAKAYl-İ MISRÎYE(İLK TÜRKÇE GAZETE)

Vaka-yı Mısriye (1828)
Bugün sınırlarımız dışında kalmış olan Mısır'da, Mehmed Ali Paşa tarafından çıkarılmış bulunan Vakayi-i Mısriye, İslâm Basın Tarihi'nde önemli bir yere sahip olduğu gibi, Türk Basın Tarihi'nin başlangıcında da pek mülıirn bir mevki işgal eder. Yakayi-i Mısriye'nin değeri, bir müslüman tarafından yayınlanan ilk Türkçe-Arapça gazete olmasından kaynaklanmaktadır. Bağdad Valisi Davud Paşa'nuı 1816'larda yayınladığı rivayet edilen Türkçe-Arapça Curnalu'l-Irak'ın varlığı kesinleşinceye kadar, bu ilk olma vasfını koruyacak olan Vakayi-i Mısriye aynı zamanda devamlılığı dolayısıyla da Türk ve İslâm Basın tarihlerinin en önemli, müşterek süreli yayınlarından biri olma özelliğini elinde bulunduracaktır. Yakayi-i Mısriyye'nin çıkartılma aşamasına gelmeden önce, süreli basının İslâm ülkelerindeki geçmişi üzerinde kısaca durmak, bizzat onun durumunu daha iyi kavramamıza imkân verecektir. Avrupa'da XVII. yüzyıl başlarında görülen gazetelerin, İslâm ülkelerinde ilk örneklerinin ortaya çıkması, 200 seneye yaklaşan bir gecikme ile mümkün olabilmiş- tir. Şüphesiz bu durumun değişik nedenleri olmakla birlikte, hemen hatırlanabilecek bir sebep de ülkelerin sahip oldukları siyasal, ekonomik ve sosyal şartların farklı olmasıdır. Fakat XVIII. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, İslâm ülkelerinde de bir kısım süreli yayının ortaya çıktığı- nı tesbit etmekteyiz. Bunlar için söylenebilecek müşterek özellik, hepsinin yabancılar tarafından ve yayınlandıkları bölge halkının konuştuğu diller haricindeki bir dille çıkarılmış olmalarıdır. İstanbul'da Eylül 1795' te Fransız Büyükelçiliği tarafından, elçilik yayın organı olarak çıkarı- lan Le Bulletin de Nouvelles, İslâm ülkelerinde görülen ilk süreli yayındır. Bunu bir sene sonra La Gazette Française de Constantinople takipetmiştir. Osmanlı ülkesinin bir başka şehrinde, İzmir'de de 1824'ten itibaren yine Fransızlar tarafından Le Smyrnien, Le Spectateur Oriental ve Le Courrier de Sınyrne gibi gazeteler çıkarılmıştır.Vakayi-i Mısriye'uin yayınlandığı Mısır'da da basın Fransızlar tarafından ve Fransız diliyle başlatılmıştır. Mısır'ı işgal eden Napolyon beraberinde getirdiği matbaa ile ve önce Marc Aurel, sonra J. J. Marcel vasıtasıyla evvela Le Courrier de VEgypte'ı (28 veya 29 Ağustos 1798) (Orta boy dört sayfa, her sayfa iki sütun olarak 5 günde bir çıkıyor. Mısır'la ilgili çeşitli haberlere yer vcreıı bu gazete 117 sayı yayınlandı), bunu mü- teakip de daha ziyade ilmî yazılar içeren La Decade Egyptienne'ı (15 Eylül 1798'de ilk sayısı çıktı, 1-2 Ekim'de satışa sunuldu) (Önceleri 10 günde, sonraları ayda bir yayınlandı. Sekiz sayfa. Ziraat, tıp, eğitim... konularını işliyor) çıkarmıştır. Fransızların daha sonra da Arapça-Fransızca bir gazete olan et-Tenbih (AvertissementJ'i (26 Kasım 1800) (Çeşitli haberler, hükümet işleri, divanların çalışmaları, dış haberler, ilmî konular içerir...) çıkarmaları söz konusudur. Fransızların Mısır'dan çıkarılmalarından sonra, burada gördüğü- müz Mehmed Ali Paşa (1805-1848)'nın ülkede düzeni önemli ölçüde de- ğiştirecek, ahşkanlıkları yıkıp yerine yenilerini getirecek bir kısım ıslahat teşebbüslerine girişmiş olduğunu biliyoruz. Paşa bu çalışmaları sı- rasında, taşradan merkeze, merkezden taşraya hızlı haber akışının ve yönetici sınıfı kendi uygulamaları doğrultusunda yönlendirmenin gereklerini de anlamış bulunuyordu. Ayrıca o, ülke ekonomisini geliştirmek, ziraati modernleştirmek, refahı artırmak, öğretimi yaymak istiyordu. İşte bu anlayış ve hedefler dolayısıyladır ki, bu sahadaki ilk uygulamasını, DivanuH-CurnaVin kurulmasını gerçekleştirmiştir. Divanu'l-Curnal, gerek ülkenin değişik yörelerindeki alt kuruluşlarından ve gerekse diğer devlet birimlerinden buraya intikal eden haber ve raporları, kendisine verilen talimat doğrultusunda düzenler, sonra da bunları birer haber bülteni haline getirerek 1826'larda Curnalu'l-Hidivi ismiyleTürkçe- Arap- ça neşrederdi. Dar bir çerçeve içinde kalan Curnalu'l-Hidivî, 100 adet basılarak üst kademe yöneticilere ve askerlere gönderilirdi. Bu sıralarda gerek Avrupa ve gerekse Osmanlı Devleti'nde basılan gazeteleri yakından takip eden Mehmed Ali, bu sahadaki ilk teşebbüsünü geliştirmek ihtiyacını hissetmiş ve sonuçta kapalı devre çalışan Curnalu-l-Hidivî tamamen ortadan kalkmamakla birlikte, daha düzenli ve daha geniş kütleler için Vakayi-i Mısriye'yi çıkarmıştır. Paşa, Avrupa kamuoyu içinse Takvim-i VekayVin Fransızca nüshası Le Moniteur Ottoman örneği Le Moııiteur Egyptien'i 1833'te çıkartacaktır. Vakayi-i Mısriye, Türkçe-Arapça olması, yayınlanmaya başladığı Aralık 1828 tarihi ve Mısır'ın resmî gazetesi olarak hayatiyetini hala devam ettirmesi dolayısıyla, hem Türk ve hem de Arap Basın Tarihi'nin 269 en önemli süreli yayını olarak karşımıza çıkar. Şimdi dikkatlerimizi, özellikle de Melımed Ali Paşa dönemindeki durumu üzerinde yoğunlaş- tırarak, onu en önemli hususiyetleriyle değerlendirmeye çalışalım. Vakayi-i Mısriye'nin ilk sayısının tarihi üzerinde oldukça ihtaf edilmiştir. Nitekim bu konuda 20 Kasım, 3 veya 4 Aralık 1828 tarihlileri yanında 21 Ocak 1829 tarihi, hatta 31 Mayıs 1832 tarihi de verilir, Kanaatimizce konuyla ilgili görüş ileri sürenlerin büyük çoğunluğunun, gazetenin ilk sayısını görmemiş olmaları, bu sonucu doğurmaktadır. Vakayi-i Mısriye ile ilgili ilk ve günümüze kadar da en kapsamlı çalışma olma özelliğini koruyan Mısırlı müellif İbrahim Abduh (Tarihu'l-Vekayii'IMısriye, Kahire, 1983, s. 36. Üçüncü baskı, ilk baskısı 1942)'un eserinde gazetenin bir numaralı nüshasının fotokopisi bulunmaktadır. Bir başka kolleksiyondan alınmış olan ve ilk nüshanın ilk sayfasının tamamını gösteren bir fotoğraf daha sonra Ebu'l-Fütûh Rıdvan'ın eserinde de (Tarihu Matbaati Bulak, Kahire, 1953, Ek. 27) yer almıştır.Burada ilk sayının üzerinde gösterilen tarih 25 C. evvel 1244'tür. Bunun miladî kar- şılığı 3 Aralık 1828'dir. Nitekim İbrahim Abduh, Ebu'l-Fütûh Rıdvan ve diğer bir kısım, araştırmacılar da Vakayi-i Mısriye'nin 25 C. evvel 1244 / 3 Aralık 1828'de çıktığım ifade etmişlerdir. Bununla birlikte bu ilk sayıda Numara 1 yazısının hemen altında ve fi 25 Cemaziyelûlâ sene 1244 yazısının tam karşısında gün ismi de kaydedilmiş bulunmaktadır ki, buradaki yevmu's-sulâs («l^ l çy) ibaresinden bu günün salı oldu- ğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Araştırmacıların dikkatlerinden kaç- mış bulunan bu küçük ayrıntı dikkate alındığında, gazetenin çarşambaya isabet eden 3 Aralık'ta değil, 2 Aralık'ta çıktığı ortaya çıkar. Bu dönem belgelerinde oldukça sık karşılaştığımız benzeri örnekler de göz- önüne alındığında (örn: İlk Türkçe telgrafın çekildiği tarih), 1244 C. evvel ayının bir gün önce başlatıldığı, bu nedenle gazeteye 24 yerine 25 C. evvel tarihinin konulduğu anlaşılır. Bütün bunlardan sonra artık Türkçe kısımlar ihtiva eden bu ilk süreli yayının birinci sayısının 24 C. C. evvel 1244 / 2 Aralık 1828 salı günü çıktığını kesin biçimde belirlemek mümkün olur. Vekayi-i Mısriye, uzun hayatı boyunca hem şekil yönünden, hem de muhtevası ve hedefleri itibariyle değişik görünümler ortaya koymuştur. İlk çıkışında pek düzenli olmasa da, genel olarak haftalık bir gazete olarak değerlendirilebilecek olan Vakayi-i Mısriye 37x22 cm. boyutunda 4 sayfadan ibarettir. Hor sayfa iki sütundan oluşmaktadır ve sağdaki sütun Türkçe, soldaki ise Arapça'dır, Mısır'ın resmî gazetesi olan Vakayi-i Mısriye, idarenin görüşlerini, yaptıklarım, bunlarm neden ve niçinlerini, hedeflerini yönetim kademelerine iletmeyi amaçlıyordu. Bu bakımdan onunla dış kamuoyundan ziyada iç kamuoyuna hitap etmenin hedeflenmiş olduğunu belirtmek gerekir. Bunun için de gazete, belirli kademelerdeki mülkî erkân, ilmiye mensupları ve askerlere mecburî abone kaydı suretiyle iletilmiştir. Onun zaman içerisinde değişiklikler göstermesi doğal olan baskı sayısı konusunda, çok kesin verilere sahip değilsek de, ilk dönemde 600 adet basıldığı konusundaki görüşlere katı- lıyoruz. Yakayi-i Mısriye ilk çıkışından 17 sene geçtikten sonra bile 1000' in çok az üstünde bir aboneye sahip olabilmişti. Halbuki 1 Kasım 1831' den itibaren bizzat devletin başkenti İstanbul'da çıkarılmaya başlanan Takvim-i Vekayi'in, aynı şekilde mecburî abone kaydı yöntemiyle olmakla birlikte, 3000'in üzerinde bir aboneye sahip bulunduğunu biliyoruz. Nitekim Takvim-i Vekayi'in, bizzat Mehmed Ali'nin Mısır'ında 300 abonesi bulunuyordu. Bu durumun sebebinin, Osmanlı idarecilerinin resmî gazete çıkarma ve onu iyi bir organizasyonla okuması gereken ki- şilere ulaştırma konusunda ciddî gayretler göstermiş oldukları tarzında yorumlamak, kanaatimizce yanlış olmayacaktır. Ayrıca da unutmamak gerekir ki, Vakayi-i Mısriye'niıı yayınlandığı Mısır, ne kadar geniş bir coğrafyayı ihva ederse etsin, onun valisi ııs kadar güçlü ve gazetenin önemini kavramış olursa olsun, nihayet Mehmed Ali, Osmanlı valilerinden bir vali, Mısır da Osmanlı vilayetlerinden bir vilayetti. Vakayi-i Mısriye'yi, öncelikle Türkçe olarak keleme alınıp sonra Arapça'ya çevrilen metinlerle birlikte Türkçe-Arapça basılması dolayı- sıyla, ilk Türkçe gazete olarak kabul etmek yerinde olacaktır. Çoğu defa ilk Türkçe gazete diye nitelendirdiğimiz Takvim-i Vekayi'in ondan farkı ise, tamamıyla Türkçe olması yanında, günümüz Türkiye sınırları içinde yayınlanmış olması ve Vakayi-i Mısriye'ye nisbetle çok daha kalıcı etki bırakmış olması dolayısıyladır. Nitekim Vakayi-i Mısriye daha sonra bir dönem (16 Muharrem 1263-21 Z. hicce 1267/4 Ocak 1847-17 Ek; nı 1851 arası) bütünüyle Türkçe olarak neşredilmiş, nihayet gazete tamamen Arapça olduğu gibi, Türk gazeteciliğinden ziyade Arap gazeteciliğinin bir okulu olmuştur. Tahtavî, Hasan el-Attâr, Şihabuddin, Ahmed Faris eş-Şidyak, Muhammed Abduh v.b. hep Vakayi-i Mısriye' de görev üstlenmiş önemli Arap müellifleridir. Takvim-i Vekayi ise gerçek Türk gazeteciliğinin en eski okulunu oluşturmuştur. Bununla birlikte Mehmed Ali Paşa zamanında gazetenin esasını daima Türkçe bö- lümü oluşturmakta, Arapçalar bundan tercüme edilmekte idi. Bu sırada Türkçe metinlerin Arapçaya yer yer kısaltdarak tercüme edildiğini söylemek mümkündür. Burada yeri gelmişken gazetenin iki dilde birden yayınlanması üzerinde bir başka noktadan da durabm. Hedef belirli zümrelere ulaşmak olduğunda ve onlar da aynı dili konuşmadıklarında bu durumu, pratik bir çare olarak nitelemek mümkündür. Takvim-i Yekayi'in çıkışında da benzer durum söz konusu edilmiş, gazetenin Türk- çe-Fransızca olması veya Rumca, Ermenice metinler ihtiva etmesi düşü- nülmüştür. Fakat sonuçta bundan vazgeçilerek, bir nüshasının tamamıyla Türkçe, diğerinin de Fransızca olması kararlaştırılmış ve bu uygulanmıştır. Bunu müteakip ise Ermenice, Rumca, Arapça ve Farsça Takvim-i Yekayi nüshaları müstakil gazeteler şeklinde çıkarılmıştır. Vakayi-i Mısriye'nin iki dilde yayınlanmış olmasının benzeri, 1865'lerden itibaren Osmanlı vilayetlerinden çıkarılan resmî vilayet gazetelerinde görülebilir. Bunlar bölgenin ihtiyacına göre biri Türkçe olmak üzere, iki, hatta üç dille yayınlanmışlardır. Bu münasebetle M. Ali Paşa'nın Vakayi-i Mısriye'de kullanılan dilin sade bir Türkçe olmasını özellikle arzu etmiş olduğunu ve bu konuda ilgilileri uyarmaktan geri kalmadığını belirtelim. Aynı durumun Takvim-i Vekayi için de geçerli olduğunu ve II. Mahmud' un bu konuda Takvim-i Vekayi Nazırı Es'ad Efendi'yi uyardığını biliyoruz. Vakayi-i Mısriye, içeriği itibariyle, gerek günümüz ve gerekse kendi döneminin Avrupa'sındaki resmî gazetelerden farklıydı. Zira onda bir resmî gazetede bulunması doğal olan yasalar, divan kararları, çeşitli talimatlar gibi idarî konularla ilgili yazılar yamnda, çeşitli konularda makaleler, özellikle haberler ve ilanlar bulunabiliyordu. Şüphesiz 1840' a kadar aynen, 1860'a kadar a da kısmen Takvim-i Vekayi'de gördüğü- müz bu durumun sebebi, ülkede söz konusu gazetelerden başka gazete bulunmamasıyla ilgilidir. Bununla birlikte Vakayi-i Mısriye'nin esas amacı, M. Ali Paşa'nın yaptıklarının ve yapacaklarının duyurulması, bu doğrultuda idarecileri yönlendirmekti. Bu nedenle de Vakayi-i Mısriye, kurucusunun özel ihtimamına muhatap olmakta idi. M. Ali Paşa, gazetenin her şeyiyle çok yakından ilgileniyordu. Müsveddelerini kontrol ediyor, basıldıktan sonra da müsveddenin aynen neşredilip edilmediğini araştırıyordu. Paşa, Vakayi-i Mısriye'nin hükümetin resmî gazetesi olması dolayısıyla, her türlü hatadan uzak kalmasını arzu ediyordu. Abonelerine gazetenin düzenli gönderilmesinin teminini istiyor, bu konuda gerekli emirleri vermekten, uyardar yapmaktan geri kalmıyordu. İlk dönemde genelde haftada bir neşredildiğini belirttiğimiz gazete, her zaman bu düzenini koruyamamıştır. Nitekim ikinci sayısı ilkinden 14, üçüncü ikinciden 20, dördüncü iki hafta, beşinci 11 gün sonra, altıncı 8 gün, yedinci bir hafta, sekizinci ise 8 gün sonra çıktı. Bununla birlikte arka arkaya bir haftada üç sayısının çıktığı da oluyordu. 272  Gazete ile çok yakından ilgilenen M. Ali Paşa, 1000 kuruştan yukarı maaş alan herkesin mecburî abone kaydedilmesini istemişti. Bizzat valiye 5, oğlu ibrahim Paşa'ya 5, Kethüde Bey'e 3, diğer ileri gelenlere 3'er, sair görevlilerle ulemaya da durumlarına göre birer Yakayi-i Mısriye gönderilecekti. Bu sırada gazetenin yıllık abone ücreti 77 kuruş 11 para idi. Bununla birlikte mecburi abone kaydının ve bunun için belirlenen ydlık ücretin, gazetenin masraflarının karşılanması düşüncesinden öteye, gelir temini gibi bir düşünceye bağlı olamayacağını da belirtmek gerekir. Zira burada hedef gazetenin okunması ve bu, vasıta ile idarecilerin yönlendirilmesidir. Nitekim ulemadan bazısına Vakayi-i Mısriye ücretsiz verildiği gibi, 1262 (1845-46) senesi hesaplarına bakıldığında ancak 1 kese 109 kuruş gibi cüz'î bir kâr elde edildiği görülür. (Ebu'lFutûh Rıdvan, A.g.e., 274). Bu sırada abone kaydı suretiyle 1004 Vakayi-i Mısriye satılmaktadır. Bununla birlikte mecburî abone kaydı usulü 5 Aralık 1852'de değiştirilmiştir. I. Abbas maaşı 1000 kuruşu geçen, fakat gazetenin ne demek olduğunu bilmeyen, okuma-yazması olmayanlara mecburî abone yoluyla Vakayi-i Mısriye'nin gönderilmesinin manasızlığını ileri sürerek buna bir çözüm bulunmasını istiyordu. Ona göre Vekilharç Hasan Ağa, Feyzullah Ağa v.b. ne gazete gönderilmesinin hiç bir kıymeti yoktu. Bundan sonra Vakayi-i Mısriye ancak Ferik, Mirmirân, Mirliva ve Miralay rütbesindekilere, yani onu anlayacaklara gönderilecekti. Aynı konudaki Takvim-i Veltayi uygulamasının da Vakayi-i Mısriye ile paralellik gösterdiğini ifade etmemiz gerekir. Takvim-i Vekayi'e mecburî abone kaydına ilk tepki Ocak 1862'de gazeteye yeni bir düzen verilmesi için kurulan ve Ahmed Cevdet Paşa'nın da içinde bulunduğu komisyondan gelmiştir. Fakat uygulama ancak Haziran 1868' de değiştirilebilmiştir. Bununla birlikte bunun da devamlı olamadığını belirtmek gerekir. Vakayi-i Mısriye'nin esas olarak ülke içi hedeflenerek yayınlandığını biliyoruz. Bu durumda o, Mısır Paşa'sının gücünün ulaştığı bölgelere dağıtılmış olmalıdır ki, bunlar arasında Mısır haricinde, Sudan, Hicaz, Girit, Mora, Suriye, Lübnan ve Güneydoğu Anadolu'yu saymak mümkündür. Osmanlı ülkesinin diğer yörelerine Vakayi-i Mısriye ne oranda ulaşmıştır? Bu soruya kesin cevap vermek oldukça güçtür. Fakat hiç değilse belirli yerlere ulaştırıldığını, dönemin Osmanlı basınındaki bazı kayıtlardan öğrenebilmekteyiz. Vakayi-i Mısriye ilk çıkışından 535. sayısına (26 Safer 1249/ 15 Haziran 1833) kadar M. Ali Paşa tarafından 1235 / 1819-20'de faaliyete geçirilmiş olan meşhur Bulak Matbaası'nda basıldı.' Bundan sonra 12 VEKAYİ- MSRİYYE ÜZERİNE BİRKAÇ SÖ273 sene süreyle26 C. âhir 1261 / 3 Haziran 1845'e kadar kendisi için yaptı- rdan Kal'a Matbaası'nda basdan gazete, bu tarihten itibaren tekrar ilk matbaasında, yani Bulak Matbaası'nda basılmıştır (Basıldığı diğer matbaalar ve tarihleri için bkz. H. Duman, Katalog, s. 441-442). Vakayi-i Mısriye'nin gerek Türkçe kısmında ve gerekse Arapça kısmında veyahutta gazetenin yönetiminde, değişen zamanla birlikte birçok kişi görev yapmıştır. Bunların hepsini burada zikretme imkânı- mız bulunmamakla birlikte, hiç değilse ilk dönemdeki en önemlilerini hatırlamamız yerinde olacaktır. Sami Efendi ilk dönemde Vakayi-i Mısriye Nazırı olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda ikinci sayı- sından itibaren Türkçe kısmında yazıyor. Onun Nazırlığı üç sene sonra 19 Z. hicce 1247 / 21 Mayıs 1831'de bu görevden ayrılışına kadar sürüyor. Yerine Derviş Ahmed Efendi Nazır oldu. Onu takip edenler arasında Kâ- şif Efendi, Ahmed Efendi, Hasan Ratib Efendi, Sabri Efendi ve Fatih Efendi bulunuyor. Aziz Efendi ilk sıralarda Türkçe Muharriri olarak görev yapıyor. Arapça bölümünde yazı işlerine kimin baktığı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bu mevzuda Hasan el-Attar, Bıfa'a Râfî et-Talıtavî ve Ahmed Faris eş-Şidyak isimleri ileri sürüldüyse de, İbrahim Abduh'un araştırmalarına göre; Türkçe metinleri Arapça'ya tercüme edenlerin ba- şında Hoca Nasrullah (Nasrî) bulunmaktaydı. Kendisine yardım edenler arasında Şihabuddin Muhammed b. İsmail ve Abdurrahman es-Safedî bulunuyordu. Vakayi-i Mısriye gibi bir gazete konusunda yazılabilecekler bunlardan ibaret değilse de, biz bu kadarla yetinmek istiyoruz. Bununla birlikte son olarak M. Ali Paşa'nın Vakayi-i Mısriye haricinde çıkarmış olduğu diğer gazetelerden de en kısa çizgileriyle bahsetmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Osmanlı Devleti ile arası bozulan Mehmed Ali Paşa'nın orduları oğlu İbrahim Paşa komutasında önce Suriye ve sonra da Güney Anadolu'ya girdiğinde, askerlik konusuna özellikle önem vermekte olan Paşa, orduyla ilgili haberleri içeren bir Türkçe gazete çıkarmaya başladı. Ceride-i Askeriye adlı bu gazeteyi, daha sonra bizzat Osmanlı başkentinde görü- lecek olan Türkçe askerî süreli yayınların da ilki kabul etmek gerekir. Vakayi-i Giridiye ise, Rum isyanını bastırmaktaki katkıları dolayı- sıyla Girit Valiliğinin M. Ali Paşa'ya verilmesi üzerine, Paşa tarafından Girit'te girişilen ıslahatın bir parçasrolmak üzere çıkarılmıştır. Bunun için öncelikle Hanya'da bir matbaa kurulmuştur. Ebu'l-Futûh Rıdvan' 274 NES M YAZICI ın Tarihu Matbaati Bulak adlı meşlıur eserinde yer verdiği bir belgeye göre (s. 368-9) bu matbaanın malzemesi ve biri Nazır Süleyman Usta, biri Makinaeı ve üçü de diğer görevlerde olmak üzere beş kişilik kadrosu 18 Ekim 1830'da Hanya'ya ulaşmıştır. Bu tek kişinin çalıştırabilece- ği basit bir makinaydı. Aradan 6 ay geçince 29 Nisan 1831'de bir taşnaskı makinası ilave edildi. Bunun için de 6 kişilik yeni bir kadro ilk gruba ilave edildi. Bunlar Bulak Matbaası'nda matbaacılığı öğrenmişlerdi. İlk sayısının Aralık 1830 sonu veya Ocak 1831'de çıkarılmış olması gerektiği araştırmacı Orhan Kologlu tarafından ifade edilen Vakayi-i Giridiye, Türk Basın Tarihi'nde Türkçe kısımlar ihtiva eden ilk gazeteler arasında yer almış olması dolayısıyla önemlidir. Hanya'da Türkçe-Rumca olarak yayınlanmış olan Vakayi-i Giridiye (Rumca Kritiki Efimeri) muhtemelen 1841'e kadar varlığını devam ettirmiştir. Mehmed Ali Paşa'nın çıkardığı Merıiteur Egyptien'' den de burada kısaca bahsetmek yerinde olacaktır. Vakayi-i Mısriye içe dönük, yani devlet görevlileri ve iç kamuoyu için yayın yaparken, bu sırada içinde bulunulan durum, ülke dışına haber akışını da yönlendirmeyi gerektiriyordu. Bu ise o sırada geçerli bir yabancı dille, Fransızca bir gazete çı- karmakla olabilirdi. Nitekim Osmanb başkentinde bu konu daha iyi değerlendirilmiş ve 1 Kasım 1831'de ilk sayısı çıkan Takvim-i Vekayi'den hemen 4 gün sonra 5 Kasım'da onun Fransızca nüshası sayılabilecek Le Moniteur Ottoman çıkarılmıştır. Bu gelişmeden M. Ali'nin ne ölçüde etkilendiğini bilemiyorsak da, bir örnek olarak onun önünde bıdunduğunu ve Ağustos 1833'te Le Moniteur Egyptien'in çıkarıldığını görüyoruz. Gazete Charles Turles'in yönetiminde idi. Fakat Le Moniteur Egyptien, Osmanlı Başkentinde Alexandre BIacque'm çıkardığı Moniteur Ottoman' ın gördüğü ilgiyi göremedi ve bu ilk çıkışında 8 ay sonra Mart 1834'te yayınma ara verdi. Onun tekrar doğuşunu görmek için Hidiv İsmail (1863-1879) dönemini 1874'ü beklemek gerekecektir. M. Ali'nin Mısır'da gazeteciliğin önemini kavrayıp, resmî gazeteler şeklinde süreli yayınlar çıkardığı sıralarda, Osmanlı başkentinde de gazetecilik yavaş ta olsa gelişme gösteriyordu. 31 Temmuz 1840'da ilk özel gazete Ceride-i Havadis çıkmış, bunu Agâh Efendi'nin Tercüman-1 AhvaVi (21 Ekim 1860) ve Şinasi'nin Tasvir-i Efkâr'ı (27-28 Haziran 1862) takip etmiştir. Bu arada ileride önemli görevler üstlenecek olan Ahmed Faris eş-Şidyak'm el-Cevâib'i (31 Mayıs 1861) ortaya çıktı. Devlet desteğindeki bu gazete, Arapça idi ve zaman içerisinde bütün Arap bölgelerine ulaştırıldı. İşte bu gelişmelerin olduğu sıralarda, daha 1855' te Ceride-i Havadis idaresi, Kırım'da devam eden savaş dolayısıyla esas VEKAYİ- MSRİYYE ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ 275 gazete yanında Ruznâme adıyla ekler çıkarmaya başladı. Daha sonra Ruznâme-i Ceride-i Havadis ismini alacak olan bu gazetenin, o sırada haberin hızlı dağıtımının gereğini anlamak bakımından önemli bir iş- lev üstlenmiş olduğunu biliyoruz. Nihayet benzer durum Mısır'da da görüldü ve Mısır gazetesi Yakayi-i Mısriye yayınlanmaya devam ederken, daha geniş çevrelere hızlı bir biçimde ulaşılmak üzere Ruznâme-i Vakayi-i Mısriye adıyla yeni bir gazete yayınlanmaya başladı. Hidive bağlı olmakla birlikte, özel bir durumu olan bu gazetenin 9 Şubat 1863' te ilk sayısı çıkarıldı, istanbul ve Anadolu'nun muhtelif yerlerine bu gazete ulaştırılmakta idi. Bazı istanbul ve vilayet gazeteleri de ondan alıntılar yapmakta idiler. Önce Rüştü Bey tarafından çıkarılan bu gazete, daha sonra Ahmed Hayri Bey tarafından çıkarıldı. Vakayi-i Mısriye ile başlamış olan Mısır'daki gazetesilik ve Türkçe basının durumu, Mehmed Ali Paşa ve onun hemen sonrasında kısaca bu şekilde idi. Seçilmiş Bibliyografya 1. Filip di Tarrazi, Tarihu's-Sıhafeti'l-Arabiye, Beyrut, 1913, c. I. 2. Edip Mürüvve, es-Sıhafetü'I-Arabiye (Neş'etühâ ve Tatavvuruhâ), Beyrut, 1961. 3. ibrahim Abduh, Tatavvuru's-Sıhafeti'l-Mısriye (1798-1951), Kahire, 1951. 4. ibrahim Abduh, Tarihu Vakayii'I-Mısriye, Kahire, 1983. 5. Ebu'l-Futûh Rıdvan, Tarihu Matbaati Bulak, Kahire, 1953. 6. Orhan Koloğlu, tik Gazete tik Polemik, Vakayi-i Mısriye'nin öyküsü ve Takvim-i Vekayi ile Tartışması, Ankara, 1989. 7. Orhan Koloğlu, Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuç- ları, istanbul, 1987. 8. Nesimi Yazıcı, Takvim-i Vekayi "Belgeler", Ankara, 1983. 9. Clement Huart, Arap ve İslâm Edebiyatı, çev: Cemal Sezgin, Ankara, Tarihsiz. 10. M. Hartmann, Matbuat, İ.A., VII, 362-366. 11. Orhan Klloğlu, ilk Türkçe Gazete Vakayi-i Mısriye, Tarih ve Toplum, s. 58 (İstanbul Ekim 1988), s. 201-204. 12. Orhan Koloğlu, Girit'de Türkçe Basın, Tarih ve Toplum, s. 48 (İstanbul Aralık 1987), s. 9-12. 13. Hasan Duman, İstanbul Kütüphaneleri Arap Harfli Süreli . Yayınlar Kataloğu 1828-1928, İstanbul, 1986. 276 NES M YAZICI EK: I YAKAYİ-Î MISRÎYE'NİN MUKADDİMESİ Cevâhir-i tahmîd-i hüdâ senâ-rû zevâhir-i tasliye-i sultân-ı enbiya isâr kılındıktan sonra malum olaki nüsha-i matbûa-i âlemde nakış-zede-i sufûf-ı sutûr olan nev'-i benî Ademin bi't.-tab' temeddün ve içtima ve i'tdâf ve ihtilâtlarından neş'et ideıı harekât ü sekenât ve yekdiğere ihtiyaç iktizasıyla vaki olan muâşerât ve muâmelâtlarımn meânî-i vekâyi ve mebâni-i mevâkıını zabt ve tahrir ile miyanelerinde nev-be-nev - neşr olunarak mizâc-ı vakte vâkıf ve keyfiyet-i hâle ârif olmaları ez-her cihet tebeh ve ibrete badî ve be-lıer suret-i ikân ve tebşire m.üeddî bir hâlet idügi nûr-âver-i mir'ât-ı kulûb-ı uli'l-elbâbdır Siyyemâ hıtta-i Mısır-ı feridu'l-asrm mesâlih-i ziraat ve hırâset ve envâ-ı sanayi ve hırfet mevâddmdan serzede-i zuhûr olan fetk-i retk-i umûru bi'l-muâyene mûcib-i refâh ve rehâ olacak esbâb-ı mümkinenin istihsâline sa'y u gû- şiş ve mûı-is-i zarar-gezend olan keyfiyâttan ictinâb ve ihtirâza cehd ve verziş-i sermâye-i nizâm ve intizâm-ı imâret-i kurâ vu bilâd ve medâr-ı vâye-i asâyiş vo râhat-ı ahalî ve ibâd olduğundan fikr ü tedebbürü intizâm-ı imâret-i kurâ ve bilâda sarf ve re'y ve reviyyeti refâhiyyet ve râhat-ı fukarâ-yı ibâda vakf olagelen âsaf-ı merhamet-mutad efendimizin Curnal Divanının vaz' ve tesisinden murâd-ı ma'delet-itiyâd-ı dâ- verâneleri ekâlim-i Mısriye memurları marifetleriyle hasbe'l-maslaha menâfi' ve mazârra dair kaleme alınan hususât-ı vâkıa Curnal Divanına gelmek ve ol divanda tenkiye ve tenkîh kılınmak ve kâide hâsıl olacak sûrete konulmak ve iktiza idenlere neşr olunub her bir maslahatta gö- rünen menfaat ve mazarrat memurların malumları olarak mûcib-i nef' olanı intilıâb ve müstelzim-i dârr olandan ictinâb olunmak suretleri olub bu irade-i hayriye-i hidivî bu ana kadar Curnal Divanında oldukça icrâ olunmakta ise de lâyıkıyla neşr ü ilân olunması ve meclis-i dâverîde müzakere olunan ve Divân-ı Hidivîde ru'yet kılınan hususât ve Hicaz ve Sudan vilâyetlerinden vesâir etrâf ve eknâftan gelen ahbâr ve âsâr dahî kaleme alınub zikr olunan vakâyi-i matbûaya ilâve kılınması maksûd olan fevâid-i hasenenin lıüsn-i husûlüne badî ve memurîn-i izâm vesâir hükkâm-ı zevi'l-ihtirâmm muvâfık-ı maslahat olan sunûf-ı umû- ra âşinalığa müeddî olacağı vâzıh olduğu zamîr-i ilham-semîr-i hazret-i dâverîye lâyıh olub tab' ve temsil ile tenşîrine emr vi iradeleri sânih olduğundan müstaînen billâhi'l-muîn tab' ve temsile miibâşeret olunmuş ve Vakâyi-i Mısriye nâmıyla isim ve şöhret verilmiştir ve billâhi't-tevfîk.


                                                                                                      Doç. Dr. Nesinıi YAZICI
                 

SUSKUNLUK (SESSİZLİK) SARMALI NEDİR? Suskunluk Sarmalı Alman bilim kadını  Elisabeth Noelle Neumann  tarafından geliştirilen bir kuramd...